BİRGÜN...
Kalkalım, dedim ve kalktık. Bir ahbabın lokantasına doğru yürüdük. Olayların etkisinden sıyrılabilmiş değildi. Gözlerinde bir ışık aradım. Bir sevinç, bir mutluluk… O kadar yıpranmış bir hali vardı ki. Mutluydum yine de. Yıllar sonra bir dostu görmek.. İkimizin de gözleri maziye dalmıştı. Neler gelip geçmedi ki hatıralardan.
Dalmışız. Bu sırada yemekler gelmişti.
“- Sıcak, buğulu bir çorba, özlemiştim”, dedi.
Hafifçe başımı salladım.
“- Sıcak bir çorba…”
“- Buna da şükürler. Tekrar karşılaştık.”
Fazla konuşmak istemiyordu. Dostumu bu haliyle düşünürken ekrandaki “9. Hariciye Koğuşu’ndaki Safa’yı hatırladım. Hasta biri gibi… Kalktık.
“- Hava ne kadar güzel, yağmur yağmış.”
“-- Sen gideli hasretiz… Güzel günlere. Sen gelince sen.. Sen gelince bak dağlar dumanlı yine. Bir başkadır hayat şimdi.”
Sözümü keserek:
“- Ben, ben gelince mi?”
“- Evet dostum.”
* * *
Uyuyamadım. Uyku tutmadı bir türlü. Başımı kaldırdım uyuyordu. Kaç günün yorgunluğu. Belki de kaç yılın, yılların. Uykusuz kalmak… Aklıma neler gelme di ki… Kimi darda kalır borç yüzünden, kiminin ilaç parası, ekmek parası… Hastalık yüzünden. Neler neler! Uykusuz kalmak, kendini aniden sıkıntılar içinde buluvermek. Bu güzelim hayatı tatlı tatlı yaşamak varken. Bazen zaman düşünmeye fırsat da vermiyor. Hep böyledir. Neye yetişebilir ki insan?
Sabah erken mi olmuştu ne. Kaç yılın hasretiydi bu. Yanıma yaklaştı. Elini omzuma atarak:
“-Görüşebilecek miyiz bir daha?”
“- İleride. İleride… Belki bir gün……”
* * *
Yıllar geçmişti. İçimde hep o “görüşebilecek miyiz” endişesi kemirip durmuştu beni. Her geçen gün benden, ondan, bundan, başkasından bir şeyler alıp götürmüştü. Sımsıcak dostluklar erimişti sanki. Bir şeyler elimizden kayıp gitmişti. Dostluklarda böyle olmalıydı… Her şeyin değiştiği bir dünyada yaşıyorduk. O samimiyetin sıcaklığı da kaybolmuş muydu ne?!...
Kaygılarla bürülü bir hayat endişeleri taşımaz da neyler?...Gözlerim hep ıraklarda ve buğulanarak bakıyor. Bir gün evet bir gün çıkıp da gelse aynı bakışlar çiçekler gibi yüreğimde açacak mı içimde bir tereddüt!
Yine de bir gün, bir gün! Diyorum.
4 Kasım 2007 Pazar
15 Ağustos 2007 Çarşamba
YAŞAMAK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM!...
Osman AYTEKİN
Şu moral dediğimiz şey insanı gelip de bulmaz ki insanın en umulmadık bir anında. Nerede bir özlem türküsü yakılmışsa, nerede bir gözyaşı dökülmüşse kederlenir bütün yürekler. İçine kapanır ve nerede kalbi titretecek bir hatıra varsa onu bulup çıkarır açığa ve o kederli yüzde kendini bulur.
İnsan nasıl kederlenmesin be kardeşim!
Etrafımız kuşatılmış.
Darda kalmışız
Ve gözümüz görmemekte hiçbir şeyi.
* * *
Maddenin tahakkümü kalplerde tahakkuk etmiş bir kere. Ne yaparsanız yapın nafile. Sıyıramıyorsunuz kendinizi, zor oluyor tabi. Bu, bedenin ruhtan çıkması gibi bir şey sanki.
Çevrenin olumsuzlukları oldukça fazla. İnsanlar da etkileniyorlar. Bazen bir şeyi bozmak, yıkmak, batırmak çok kolay geliyor birilerine. Kötü örnekler toplum hayatına egemen oluyor. İnsanın kanı durmuyor ve kaynadıkça kaynıyor. Yirmisinde de ellisinde de aynı. Aynı hatalar tekerrür ediyor. İnsanoğlu basıyor gaza ya bir ağaca bindiriyor ya da bir insana… Yapılan hataların tekerrür etmesi de ibret alınmamasından. Düşülen hatanın devam etmesi galiba alışkanlıklarımız arasında ilk yerini koruyor olmalı.
Yanlış yolda durmalar, hatalı sollamalar, birilerine acelecilikten dolayı farkında olmadan çarpmalar. Bütün bunları anlıyoruz. İnsanlar farkında değil ama bir tutku gibi bütün bunlar. Yani aşk gibi, sevgi gibi! Aşk için hadi neyse diyelim ama sevgi için böyle bir örnek ne kadar ters ise de, insanların normal konuşmalarındaki küfürlü sözler de bir o kadar yakışıksız! En ufak bir şeyle özellikle de erkeklerin ağızlarına bir sakız gibi yapışıyor adeta. Bu gibi hususları insanların bastırılmış duygularına bağlasak da; bastırılmış duygulara rağmen küfre inat mazlum, mahzun ve efendi tipler de karşımıza çıkmıyor mu ya? Beklide ağzı olup da dili olmadığından mahzun oluyor biçareler. Ama netice olarak insanlara sinkaflı davranış içinde olanlara göre sözünü ettiğimiz tipleri takdir etmeliyiz.
Hatalarımızı bir şekilde ödüyoruz. Ne yaparsak yapalım, yaptığımızı görüyor ve ceremesini çekiyoruz. İnsanlar yaptıklarıyla yaşarlar. İyi insanlar iyi şeylere layık olduklarına da inanmak gerekir. Yapılan iyi, hayırlı davranışların neticesini gördüğümüzü bildiğimiz kadar ”yapanın yanına kar” kalacağı gibi bir inanış da zihinlere yerleşmiş durumda. Bazen o kötü insanların da neler çektiklerini düşünürüm. Ne yapıyorlarsa kendilerine yapıyorlar bütün insanlar gibi. Kötüyse kötü. Ama kötülerin ne gibi kötülüklerle karşı karşıya kaldıklarını da acaba bilebiliyor muyuz?
İnsan biraz da kötülere mi acımalı acaba?!...
Ne dersiniz?
Bazen bildiğimiz bazen de bilmediğimiz halde onlara acırız.
Eğer insanın içinde sevgi denen ulvi ışık parlıyorsa Allah’ın hiçbir kuluna kötülük beslemez. Ama işte o sözünü ettiğimiz kişilere karşı ister istemez düşüncelerimiz yani içimizdeki ikinci ben karşımıza geçiyor ve o kişileri bize hatırlatıyor.
Aslında insanlar hatasız değiller.
İyi yolda hareket etmek isteyenler ve kötü yolda hareket etmek isteyenler… Bazı düşünceler bende bir renkler armonisini zihnimde canlandırır.
Yani?..
Yanisi şu: iyi veya kötü olmak isteyenler, olmaya çalışanlar, öyle görünenler, olduğunu sanan ve sonuç itibariyle kesin bir kanaatle iyiler ve kötüler!
İyilerle her şey iyi ve güzel. Parlak, yerine göre canlı, ağır ve atak. Biliyorum bu nitelemeler kötülerde de olabilir diyeceksiniz önemli olan insanların ne olduğudur. İnsan kendini nerede görmek isterse başkaları da o kişiyi orada görebilirler.
Hayatı olduğundan farklı görenler yok mudur? Vardır. Caddeye çıkın bir kenara dikilin yürüyen insanlara bir süre bakın! Ama iyi bakın! Özellikle de yüzlerine… İnsanların giyim kuşamı kişiler hakkında bizlere olumlu olumsuz fikirler verse de yine de gözlerinizi yüreklerin yankı bulduğu yere çevirin!
Yüzlere… Farklı farklı yüzler göreceksiniz.
Bir de en önemlisi gözlere… Ruhun kaynağı gözlere. Gözler yalan söylemez. Söylese de kendini belli eder.
Bakışlar, çok şeyler ifade eder; konuşmalar ve davranışlar bizlere tipler; ruhlar hakkında bilgi verseler de… Onun için hayatın cıvıltısını, neşesini, saflığını, iyilik ve güzelliğini onlarda görürsünüz.
Hayatı seven gözler!
Hayatın canlılığını özleyen gözler! Yaşamanın doyumsuzluğu billur gibi yürekten dökülüyorsa böyle bir hayat sevilmez mi be kardeşim. Kuşkuyla değil de gönül sıcaklığıyla gülümseyerek bakabiliyorsanız buyurun size hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan bir şiir.
Melih Cevdet Anday’ın bu; “Çok Güzel Şey” isimli insanı hayata bağlayan dizelerini okuyalım: “Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele tertemizse gönlün Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsan Kimseden korkmuyorsan dünyada Dostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan hele İyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu”
Hayatın güzelliği güzelliğiniz olsun!
Osman AYTEKİN
Şu moral dediğimiz şey insanı gelip de bulmaz ki insanın en umulmadık bir anında. Nerede bir özlem türküsü yakılmışsa, nerede bir gözyaşı dökülmüşse kederlenir bütün yürekler. İçine kapanır ve nerede kalbi titretecek bir hatıra varsa onu bulup çıkarır açığa ve o kederli yüzde kendini bulur.
İnsan nasıl kederlenmesin be kardeşim!
Etrafımız kuşatılmış.
Darda kalmışız
Ve gözümüz görmemekte hiçbir şeyi.
* * *
Maddenin tahakkümü kalplerde tahakkuk etmiş bir kere. Ne yaparsanız yapın nafile. Sıyıramıyorsunuz kendinizi, zor oluyor tabi. Bu, bedenin ruhtan çıkması gibi bir şey sanki.
Çevrenin olumsuzlukları oldukça fazla. İnsanlar da etkileniyorlar. Bazen bir şeyi bozmak, yıkmak, batırmak çok kolay geliyor birilerine. Kötü örnekler toplum hayatına egemen oluyor. İnsanın kanı durmuyor ve kaynadıkça kaynıyor. Yirmisinde de ellisinde de aynı. Aynı hatalar tekerrür ediyor. İnsanoğlu basıyor gaza ya bir ağaca bindiriyor ya da bir insana… Yapılan hataların tekerrür etmesi de ibret alınmamasından. Düşülen hatanın devam etmesi galiba alışkanlıklarımız arasında ilk yerini koruyor olmalı.
Yanlış yolda durmalar, hatalı sollamalar, birilerine acelecilikten dolayı farkında olmadan çarpmalar. Bütün bunları anlıyoruz. İnsanlar farkında değil ama bir tutku gibi bütün bunlar. Yani aşk gibi, sevgi gibi! Aşk için hadi neyse diyelim ama sevgi için böyle bir örnek ne kadar ters ise de, insanların normal konuşmalarındaki küfürlü sözler de bir o kadar yakışıksız! En ufak bir şeyle özellikle de erkeklerin ağızlarına bir sakız gibi yapışıyor adeta. Bu gibi hususları insanların bastırılmış duygularına bağlasak da; bastırılmış duygulara rağmen küfre inat mazlum, mahzun ve efendi tipler de karşımıza çıkmıyor mu ya? Beklide ağzı olup da dili olmadığından mahzun oluyor biçareler. Ama netice olarak insanlara sinkaflı davranış içinde olanlara göre sözünü ettiğimiz tipleri takdir etmeliyiz.
Hatalarımızı bir şekilde ödüyoruz. Ne yaparsak yapalım, yaptığımızı görüyor ve ceremesini çekiyoruz. İnsanlar yaptıklarıyla yaşarlar. İyi insanlar iyi şeylere layık olduklarına da inanmak gerekir. Yapılan iyi, hayırlı davranışların neticesini gördüğümüzü bildiğimiz kadar ”yapanın yanına kar” kalacağı gibi bir inanış da zihinlere yerleşmiş durumda. Bazen o kötü insanların da neler çektiklerini düşünürüm. Ne yapıyorlarsa kendilerine yapıyorlar bütün insanlar gibi. Kötüyse kötü. Ama kötülerin ne gibi kötülüklerle karşı karşıya kaldıklarını da acaba bilebiliyor muyuz?
İnsan biraz da kötülere mi acımalı acaba?!...
Ne dersiniz?
Bazen bildiğimiz bazen de bilmediğimiz halde onlara acırız.
Eğer insanın içinde sevgi denen ulvi ışık parlıyorsa Allah’ın hiçbir kuluna kötülük beslemez. Ama işte o sözünü ettiğimiz kişilere karşı ister istemez düşüncelerimiz yani içimizdeki ikinci ben karşımıza geçiyor ve o kişileri bize hatırlatıyor.
Aslında insanlar hatasız değiller.
İyi yolda hareket etmek isteyenler ve kötü yolda hareket etmek isteyenler… Bazı düşünceler bende bir renkler armonisini zihnimde canlandırır.
Yani?..
Yanisi şu: iyi veya kötü olmak isteyenler, olmaya çalışanlar, öyle görünenler, olduğunu sanan ve sonuç itibariyle kesin bir kanaatle iyiler ve kötüler!
İyilerle her şey iyi ve güzel. Parlak, yerine göre canlı, ağır ve atak. Biliyorum bu nitelemeler kötülerde de olabilir diyeceksiniz önemli olan insanların ne olduğudur. İnsan kendini nerede görmek isterse başkaları da o kişiyi orada görebilirler.
Hayatı olduğundan farklı görenler yok mudur? Vardır. Caddeye çıkın bir kenara dikilin yürüyen insanlara bir süre bakın! Ama iyi bakın! Özellikle de yüzlerine… İnsanların giyim kuşamı kişiler hakkında bizlere olumlu olumsuz fikirler verse de yine de gözlerinizi yüreklerin yankı bulduğu yere çevirin!
Yüzlere… Farklı farklı yüzler göreceksiniz.
Bir de en önemlisi gözlere… Ruhun kaynağı gözlere. Gözler yalan söylemez. Söylese de kendini belli eder.
Bakışlar, çok şeyler ifade eder; konuşmalar ve davranışlar bizlere tipler; ruhlar hakkında bilgi verseler de… Onun için hayatın cıvıltısını, neşesini, saflığını, iyilik ve güzelliğini onlarda görürsünüz.
Hayatı seven gözler!
Hayatın canlılığını özleyen gözler! Yaşamanın doyumsuzluğu billur gibi yürekten dökülüyorsa böyle bir hayat sevilmez mi be kardeşim. Kuşkuyla değil de gönül sıcaklığıyla gülümseyerek bakabiliyorsanız buyurun size hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan bir şiir.
Melih Cevdet Anday’ın bu; “Çok Güzel Şey” isimli insanı hayata bağlayan dizelerini okuyalım: “Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele tertemizse gönlün Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsan Kimseden korkmuyorsan dünyada Dostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan hele İyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu”
Hayatın güzelliği güzelliğiniz olsun!
7 Ağustos 2007 Salı
İÇE KRİTİK BAKIŞ
osman aytekin
NURAY ALPER'İN ŞİİRİ... Hayatımızda gel-gittiler hiç bitmez. Ne yaparsak yapalım buhranlı: çalkantılı bir hayatım dışında kalmak pek mümkün değildir. Dünya imtihan dünyası olduğuna göre bu sınavdan geçilecek. Hal böyle olunca kendine hâkimiyetin önemi çok büyük. Ancak her türlü gaileler içindeki insan, içinde bulunduğu ahval ne olursa olsun aşağıdaki dizeler mucibince seven de olabilir ve sevilmenin de fevkine varabilir. Sevmek kutlu bir hayatın kapılarını aralar. Ve sevdiğince yoklar ötesini özünde duyabilir: sırlar sırrına vakıf olabilir. Bu mümkündür. Şair Nuray Alper’de; “Ona”şiirinin bu dizesinde bu derin manayı ifade ediyor ve diyor ki: Sırra talip olup özüne gelmek Sonsuz eşiğinde ölmeden ölmek Ölmeden ölmek… Bir başka deyişle; ölünce uyanmak ve her şeyde hakikati fark etmek. Öteler ötesini ruhunuzun her zerresinde duymak… Bu nasıl izah edilebilir ki? Sonsuzluk… ve bu sonsuzlukta yok olmak. Bu sebepten: Duymadan hükmünü eridim, bittim Dahası: An sende değilse ben'i de ittim Yaşamadaki sır perdesi anlamını bu mısrada bulmuştur artık. İnsanı insan yapan da bu aşk değil mi? Leyla ile Mecnun’daki aşk gibi… Derler ki aşk bir surettir beşeriyette görünür ancak bu bir yansımadır. Varlıkta yokluk dolayısıyla: ölmeden ölmededir. Ve bunu şu şekilde doğru bir şekilde de okuyabiliriz: yoklukta varlık! Ancak şair “Asi Rüzgâr” isimli şiirinde ki anlatım da hal oluştan öte varlık-yokluk âleminden uzaklaşmakta olduğu görülür. Bu farklılığı sözü edilen şiirin yapısında aranmalıdır. Bu şiir de objektif bir değer yargısı vardır ve insanın sırra giden yola bir açılım olarak kabul edilmelidir. Yoklukta varlığı bulmuşsan eğer Çözmüştür en yüce sırrını keder Hayatın kederlerinden sıyrılmanın ne gibi sevgi ve tevekküle vakıf olunduğunun bir çözümüdür. Her zorlukta mutlak bir çıkış yolu bulunmalıdır. Ancak:”Ayağa Kalk Asalet” şiirindeki gibi ne geçici bir sevda ne de insanın kahrolmasına sebep günahkârlıktır, aslolan: beşeri duygulara set çekebilmektir. Bir gülün çığlığı kadarmış sevda süresi! Tut ki yataklara düştü vebal Ney’in Nazı’nda ince ve derin dokunuşlar… Şair’in iç dünyasını yansıtmada lirik ve lirik olduğu kadar hüznün iç çekişlerinde musikinin kederini hissetmek ve yaşamak… Her ne kadar “Ona” şiirindeki gibi kendini bulamıyorsa da Nuray Alper’in Bu şiiri mana ve tasvir olarak etkileyici. Kaldırımları soyan lekelerin nurunda Suları yıktı bir ezginin çağrısı... Kaç yüzüne kapandı, iniltinin sabahlar... Ney’in nazını; Kaç fikir duyar? Şair’in şiirinde: sonsuzluk merdiveninde basamakları yukarı doğru çıkışının ciheti açık olduğunu müşahede ediyoruz. Sevgiyle yazılan şiirinin ölümsüzlüğünü belirtiyoruz
NURAY ALPER'İN ŞİİRİ... Hayatımızda gel-gittiler hiç bitmez. Ne yaparsak yapalım buhranlı: çalkantılı bir hayatım dışında kalmak pek mümkün değildir. Dünya imtihan dünyası olduğuna göre bu sınavdan geçilecek. Hal böyle olunca kendine hâkimiyetin önemi çok büyük. Ancak her türlü gaileler içindeki insan, içinde bulunduğu ahval ne olursa olsun aşağıdaki dizeler mucibince seven de olabilir ve sevilmenin de fevkine varabilir. Sevmek kutlu bir hayatın kapılarını aralar. Ve sevdiğince yoklar ötesini özünde duyabilir: sırlar sırrına vakıf olabilir. Bu mümkündür. Şair Nuray Alper’de; “Ona”şiirinin bu dizesinde bu derin manayı ifade ediyor ve diyor ki: Sırra talip olup özüne gelmek Sonsuz eşiğinde ölmeden ölmek Ölmeden ölmek… Bir başka deyişle; ölünce uyanmak ve her şeyde hakikati fark etmek. Öteler ötesini ruhunuzun her zerresinde duymak… Bu nasıl izah edilebilir ki? Sonsuzluk… ve bu sonsuzlukta yok olmak. Bu sebepten: Duymadan hükmünü eridim, bittim Dahası: An sende değilse ben'i de ittim Yaşamadaki sır perdesi anlamını bu mısrada bulmuştur artık. İnsanı insan yapan da bu aşk değil mi? Leyla ile Mecnun’daki aşk gibi… Derler ki aşk bir surettir beşeriyette görünür ancak bu bir yansımadır. Varlıkta yokluk dolayısıyla: ölmeden ölmededir. Ve bunu şu şekilde doğru bir şekilde de okuyabiliriz: yoklukta varlık! Ancak şair “Asi Rüzgâr” isimli şiirinde ki anlatım da hal oluştan öte varlık-yokluk âleminden uzaklaşmakta olduğu görülür. Bu farklılığı sözü edilen şiirin yapısında aranmalıdır. Bu şiir de objektif bir değer yargısı vardır ve insanın sırra giden yola bir açılım olarak kabul edilmelidir. Yoklukta varlığı bulmuşsan eğer Çözmüştür en yüce sırrını keder Hayatın kederlerinden sıyrılmanın ne gibi sevgi ve tevekküle vakıf olunduğunun bir çözümüdür. Her zorlukta mutlak bir çıkış yolu bulunmalıdır. Ancak:”Ayağa Kalk Asalet” şiirindeki gibi ne geçici bir sevda ne de insanın kahrolmasına sebep günahkârlıktır, aslolan: beşeri duygulara set çekebilmektir. Bir gülün çığlığı kadarmış sevda süresi! Tut ki yataklara düştü vebal Ney’in Nazı’nda ince ve derin dokunuşlar… Şair’in iç dünyasını yansıtmada lirik ve lirik olduğu kadar hüznün iç çekişlerinde musikinin kederini hissetmek ve yaşamak… Her ne kadar “Ona” şiirindeki gibi kendini bulamıyorsa da Nuray Alper’in Bu şiiri mana ve tasvir olarak etkileyici. Kaldırımları soyan lekelerin nurunda Suları yıktı bir ezginin çağrısı... Kaç yüzüne kapandı, iniltinin sabahlar... Ney’in nazını; Kaç fikir duyar? Şair’in şiirinde: sonsuzluk merdiveninde basamakları yukarı doğru çıkışının ciheti açık olduğunu müşahede ediyoruz. Sevgiyle yazılan şiirinin ölümsüzlüğünü belirtiyoruz
SÖZÜMÜZ BAHARA
osman aytekin
Kar yağar, fırtına çıkar,buzlar kaplar ortalığı;soğuk keser her yanı;tavuklar gibi insanlar da üşür çekilir inzivaya ama köpekler üşümez.Üstelik kışta kıyamette hep köpek izlerini görürsünüz.Kışa dayanıklıdır bu hayvanlar.
Böyle soğuk ve karlı bir gündü...
Ağır aksak yürüyen bir köpek yanımdan geçiyordu ve köpeğin üzerinde kırağılar vardı.Ürperdiğimi hissettim,o anda üşümüştüm adeta.Yüreğim burkuldu ve acıma duygusu kapladı içimi.
Karlar yağdığında ortalığa çıksalar, karlar üzerinde cirit atsalar da insanda var olan acıma duygusu beliriyor,hüzünleniyorsunuz.
Bir de insanın insana acımadığını düşünün!
Gaddar,zalim,acımasız;hiçbir şeye karışmayanlar! Her bir şey de mutlaka menfaat düşüncesinde,beklenti içinde olanlar…
Acımasız insanlar!Bu tür insanları düşündüğümde iki ayrı ben, ben de ortaya çıkıyor.Birincisi diyor ki; Allah kahretsin, bırak şeytanından bulsun;değer vermeyeceksin böylelerine:iyilikten anlamaz,nankörler…İçim de binlerce olumsuz düşünceler çoğalır da çoğalır.Bazı sözler gelir dilimin ucuna lakin bir şeyler diyemem;cahile doğruyu söylemek,yanlışı göstermek o kadar müşkül ki…Ne derseniz deyin fayda etmez.Huylu huyundan döner mi?İkincisi ise şefkate geliyor ve ; Allah ıslah etsin.Bu insanlarla ilgilenmeli,kötü huylarından vazgeçirmeye çalışmalı;iyilik yapmalı ki iyiliğin kıymetini anlasın;kendisine değer verildiğini bilsin! Su testisini dolduranla kıranın bir olmadığını anlasın!Fakat söz dinlemeyene nasıl söylemeli,nasıl anlatmalı?Her insanın mutlak iyi bir yönü var olmalı;en doğrusu o anı gözlemeli ve eşref saatinde yaklaşmalı değil mi ya? Bendeki ötekini aramaya/ayırmaya çalışırken bu insanların ikiyüzlü oluşları beynimi tırmalamaya başladı.Boşuna mıydı hinlikleri?Doğru insanların yanlış yerde bulunmalarında bu ötekilerin fink atmalarının hiç mi payları yoktu?Bütün sebepler iç içe girmiş adeta bizlere bakıyordu.Bir bit yeniği,binlerce nane yemişlikler boşuna değildi herhalde!..”Beni bir sen anladın ama yanlış anladın” ironik aldatmacasında; “maksadım bu değildi inan ki” sözlerinin saiklerinde saklıydı belki de.
Evet, karlar yağar,güneş eritir ve dona çeker buz olur;kayganlaşır bütün yollar…
Ya insanlar!
Onlar da bu kayganlıkların baş aktör veya aktrisleri sanki.
Şu karlar bir kalksa;kayganlıklar bir son bulsa,buzlar çözülse,hayat yine eski mevzuuna kavuşsa,bahar gelse! Canlansa her yer,her şey.
Ruhlar huzurla dolar mı?
Belki…Olmalı ama…
Olmalı olmalı da ama nasıl?Hangi yürek, hangi vicdanla?Gözler kararıyor,beyinler iyice küçülüyor,sulanıyor..Suyu çıkıyor her bir şeyin,değerinden daima kaybedişler sürüyor,
karamsar duygular kaplıyor ortalığı.
Hayır,olduğundan fazla karamsar değiliz.Ancak hayat bazen bir mızrak boyu kadar ve ancak ile başlıyor çoğu kez çözülmeler.Hasret duygularımız çoğaldıkça daima bazı iyi yanlarımız kaybolup gidiyor ve arkadan bakakalıyoruz ve hep bekliyoruz;bekleme ve beklentilerden bazen yılgınlık yaşıyor ve bitap düşüyoruz.Umutlarımız hep başka günlere kalıyor;her şeyimizi düşlerde yaşatmaya çalışıyoruz.Fakat düşlerimiz de kırılganlık gösteriyor ve belki de kan ve göz yaşlarının ortasında batağa çökmüş bir hal üzere görüyoruz kendimizi.,
Kötümserlik ne feci!
Bütün varını yoğunu bir çırpıda bırakanlara inat bir kiprit çöpüyle Romayı değil belki ama ruhlarını yakanların ortasında iyilik perilerini bekliyoruz.Bütün ümitlerini başka bahara bırakanlar hangi emellere tutsak ediliyor…bir bilinse!
Arzular, bütün kem duygularla sarmaş dolaş sanki.Arınamıyor;bulanıyor da bulanıyor habire.Özünden bir şeyler yitiriyor;mutlu günlerine dönemiyor.Kelebekler gibi özgürce kanatlanıp uçamıyor;çakılıp kalıyor.
Bütün ümitlerini geleceğe bağlayan insanlık bilmeli baharlar hiç bitmeyecek!Fakat bu kısır döngü hep yalancı baharlar gibi: bir nisan yağmuru,bir temmuz güneşi arasında gel-gitlerle, her yeri kaplayan beyaz örtüler arasında zuhur edecek!
Ve belki umutlarımız bir yanıp bir sönecek.
Ocakların sönmesi,ev barkların yıkılması;sığınılacak bir yerlerin daima özlemi içinde tertemiz duygular içinde bulunulmaya çalışılması;zibilde açan papatyalar gibi gem vurulan arzuları çıldırtacak!Coşkun ırmaklar gibi değil ama insanı yutan,alıp götüren seller gibi bütün özlemleri köreltecek…Çünkü:hayat her türlü alavere-dalavere içinde geçiyor.Hayatı hala tombala sanan insanlar olduğu sürece bu vaziyet böyle devam edecek.Göz yaşları hep içe dönük akacak,tebessümler sanki kurumuş,çatlamış dudaklarda belirecek!Sirkülasyonda savrulup giden sigara dumanları gibi genç taze hayatlar savrulup gidecek!Ümitler yeşermeden ayaza çalacak!Topraklar hırsından çatlayacak,ağaçlar rüzgarların hışmından çatlayacak!
İnsanlık teknolojinin ganimetlerinden yeterince olumlu faydalanamadığı için hep “depresyondayım” şarkısını eski plaklar gibi çalacak.
Çıldırmanın eşiğindeyiz.
Dehşet olan da bu!
Saadet asrının gül yüzlü insanları…Yine tabiat o saflığına sütbeyaz örtüsüne büründüğü vakit, üşümeden alnını ufka kaldırarak gönül rahatlığı içinde baktığında uçsuz bucaksız her şeyin yemyeşil olduğunu görecek.Ruhtaki sıcaklık muhtemel ki buz kesen havaları da yok edecek.Bitkiler yeşilin hercai renginde kendini boy gösterdiğinde yeni doğuşların muştusu bütün benliği kaplayacak.Saf çocukluk günlerimiz geri gelir mi bilinmez ama yeniden doğmuş gibi olacağız.Netice de insanın kendine gelmesi beyinlerde başlayıp ruhta devam etmiyor mu?
Bahar!
Hayatın dirilişi bunda;yaşaması bunda, var olması onunla kaim.Bahar gelince altın sarısı günün mutluluğu yüzlere bir adım kadar yakındır.Ova bucak,dere koyak her yerde izbelikler yansıyacak,tozlu yolları bütün saflığıyla duyan,gören bir köy çocuğu tazeliğinde yaşanacak bu baharlar…kim bilir?!...
Soğuktan ellerli tutmuyordu.Yerinden kalktı ve pencereden dışarı baktı.Biraz önceki sisli ve soğuk bir görüntüdeki hava kaybolmuştu.Sonbahar yine eski sonbahardı ama yapraklarını kurutmuş ağaçlara ışıklar vuruyordu.Kışın dahi yok edemediği taş kenarlarında, ayak izlerinin değmediği yerlerdeki kırlar da parlıyordu.Derin bir nefes aldı ve dışarı çıktı.”Derman sendedir” diye bir türküyü defalarca duymuştu.İşte bu türkü ile adımlarını atarak yürümeye başladı.Her yer bir başka görünüyordu her yer ve bu kış mevsiminin üşütücü yanının hiç olmadığını düşündü.Bu hal güneşin yazdan kalma görüntüsü kadar yüreğinin sıcaklığının da bir sonucu olmalıydı.
Hey güzel günler hey!
Kar yağar, fırtına çıkar,buzlar kaplar ortalığı;soğuk keser her yanı;tavuklar gibi insanlar da üşür çekilir inzivaya ama köpekler üşümez.Üstelik kışta kıyamette hep köpek izlerini görürsünüz.Kışa dayanıklıdır bu hayvanlar.
Böyle soğuk ve karlı bir gündü...
Ağır aksak yürüyen bir köpek yanımdan geçiyordu ve köpeğin üzerinde kırağılar vardı.Ürperdiğimi hissettim,o anda üşümüştüm adeta.Yüreğim burkuldu ve acıma duygusu kapladı içimi.
Karlar yağdığında ortalığa çıksalar, karlar üzerinde cirit atsalar da insanda var olan acıma duygusu beliriyor,hüzünleniyorsunuz.
Bir de insanın insana acımadığını düşünün!
Gaddar,zalim,acımasız;hiçbir şeye karışmayanlar! Her bir şey de mutlaka menfaat düşüncesinde,beklenti içinde olanlar…
Acımasız insanlar!Bu tür insanları düşündüğümde iki ayrı ben, ben de ortaya çıkıyor.Birincisi diyor ki; Allah kahretsin, bırak şeytanından bulsun;değer vermeyeceksin böylelerine:iyilikten anlamaz,nankörler…İçim de binlerce olumsuz düşünceler çoğalır da çoğalır.Bazı sözler gelir dilimin ucuna lakin bir şeyler diyemem;cahile doğruyu söylemek,yanlışı göstermek o kadar müşkül ki…Ne derseniz deyin fayda etmez.Huylu huyundan döner mi?İkincisi ise şefkate geliyor ve ; Allah ıslah etsin.Bu insanlarla ilgilenmeli,kötü huylarından vazgeçirmeye çalışmalı;iyilik yapmalı ki iyiliğin kıymetini anlasın;kendisine değer verildiğini bilsin! Su testisini dolduranla kıranın bir olmadığını anlasın!Fakat söz dinlemeyene nasıl söylemeli,nasıl anlatmalı?Her insanın mutlak iyi bir yönü var olmalı;en doğrusu o anı gözlemeli ve eşref saatinde yaklaşmalı değil mi ya? Bendeki ötekini aramaya/ayırmaya çalışırken bu insanların ikiyüzlü oluşları beynimi tırmalamaya başladı.Boşuna mıydı hinlikleri?Doğru insanların yanlış yerde bulunmalarında bu ötekilerin fink atmalarının hiç mi payları yoktu?Bütün sebepler iç içe girmiş adeta bizlere bakıyordu.Bir bit yeniği,binlerce nane yemişlikler boşuna değildi herhalde!..”Beni bir sen anladın ama yanlış anladın” ironik aldatmacasında; “maksadım bu değildi inan ki” sözlerinin saiklerinde saklıydı belki de.
Evet, karlar yağar,güneş eritir ve dona çeker buz olur;kayganlaşır bütün yollar…
Ya insanlar!
Onlar da bu kayganlıkların baş aktör veya aktrisleri sanki.
Şu karlar bir kalksa;kayganlıklar bir son bulsa,buzlar çözülse,hayat yine eski mevzuuna kavuşsa,bahar gelse! Canlansa her yer,her şey.
Ruhlar huzurla dolar mı?
Belki…Olmalı ama…
Olmalı olmalı da ama nasıl?Hangi yürek, hangi vicdanla?Gözler kararıyor,beyinler iyice küçülüyor,sulanıyor..Suyu çıkıyor her bir şeyin,değerinden daima kaybedişler sürüyor,
karamsar duygular kaplıyor ortalığı.
Hayır,olduğundan fazla karamsar değiliz.Ancak hayat bazen bir mızrak boyu kadar ve ancak ile başlıyor çoğu kez çözülmeler.Hasret duygularımız çoğaldıkça daima bazı iyi yanlarımız kaybolup gidiyor ve arkadan bakakalıyoruz ve hep bekliyoruz;bekleme ve beklentilerden bazen yılgınlık yaşıyor ve bitap düşüyoruz.Umutlarımız hep başka günlere kalıyor;her şeyimizi düşlerde yaşatmaya çalışıyoruz.Fakat düşlerimiz de kırılganlık gösteriyor ve belki de kan ve göz yaşlarının ortasında batağa çökmüş bir hal üzere görüyoruz kendimizi.,
Kötümserlik ne feci!
Bütün varını yoğunu bir çırpıda bırakanlara inat bir kiprit çöpüyle Romayı değil belki ama ruhlarını yakanların ortasında iyilik perilerini bekliyoruz.Bütün ümitlerini başka bahara bırakanlar hangi emellere tutsak ediliyor…bir bilinse!
Arzular, bütün kem duygularla sarmaş dolaş sanki.Arınamıyor;bulanıyor da bulanıyor habire.Özünden bir şeyler yitiriyor;mutlu günlerine dönemiyor.Kelebekler gibi özgürce kanatlanıp uçamıyor;çakılıp kalıyor.
Bütün ümitlerini geleceğe bağlayan insanlık bilmeli baharlar hiç bitmeyecek!Fakat bu kısır döngü hep yalancı baharlar gibi: bir nisan yağmuru,bir temmuz güneşi arasında gel-gitlerle, her yeri kaplayan beyaz örtüler arasında zuhur edecek!
Ve belki umutlarımız bir yanıp bir sönecek.
Ocakların sönmesi,ev barkların yıkılması;sığınılacak bir yerlerin daima özlemi içinde tertemiz duygular içinde bulunulmaya çalışılması;zibilde açan papatyalar gibi gem vurulan arzuları çıldırtacak!Coşkun ırmaklar gibi değil ama insanı yutan,alıp götüren seller gibi bütün özlemleri köreltecek…Çünkü:hayat her türlü alavere-dalavere içinde geçiyor.Hayatı hala tombala sanan insanlar olduğu sürece bu vaziyet böyle devam edecek.Göz yaşları hep içe dönük akacak,tebessümler sanki kurumuş,çatlamış dudaklarda belirecek!Sirkülasyonda savrulup giden sigara dumanları gibi genç taze hayatlar savrulup gidecek!Ümitler yeşermeden ayaza çalacak!Topraklar hırsından çatlayacak,ağaçlar rüzgarların hışmından çatlayacak!
İnsanlık teknolojinin ganimetlerinden yeterince olumlu faydalanamadığı için hep “depresyondayım” şarkısını eski plaklar gibi çalacak.
Çıldırmanın eşiğindeyiz.
Dehşet olan da bu!
Saadet asrının gül yüzlü insanları…Yine tabiat o saflığına sütbeyaz örtüsüne büründüğü vakit, üşümeden alnını ufka kaldırarak gönül rahatlığı içinde baktığında uçsuz bucaksız her şeyin yemyeşil olduğunu görecek.Ruhtaki sıcaklık muhtemel ki buz kesen havaları da yok edecek.Bitkiler yeşilin hercai renginde kendini boy gösterdiğinde yeni doğuşların muştusu bütün benliği kaplayacak.Saf çocukluk günlerimiz geri gelir mi bilinmez ama yeniden doğmuş gibi olacağız.Netice de insanın kendine gelmesi beyinlerde başlayıp ruhta devam etmiyor mu?
Bahar!
Hayatın dirilişi bunda;yaşaması bunda, var olması onunla kaim.Bahar gelince altın sarısı günün mutluluğu yüzlere bir adım kadar yakındır.Ova bucak,dere koyak her yerde izbelikler yansıyacak,tozlu yolları bütün saflığıyla duyan,gören bir köy çocuğu tazeliğinde yaşanacak bu baharlar…kim bilir?!...
Soğuktan ellerli tutmuyordu.Yerinden kalktı ve pencereden dışarı baktı.Biraz önceki sisli ve soğuk bir görüntüdeki hava kaybolmuştu.Sonbahar yine eski sonbahardı ama yapraklarını kurutmuş ağaçlara ışıklar vuruyordu.Kışın dahi yok edemediği taş kenarlarında, ayak izlerinin değmediği yerlerdeki kırlar da parlıyordu.Derin bir nefes aldı ve dışarı çıktı.”Derman sendedir” diye bir türküyü defalarca duymuştu.İşte bu türkü ile adımlarını atarak yürümeye başladı.Her yer bir başka görünüyordu her yer ve bu kış mevsiminin üşütücü yanının hiç olmadığını düşündü.Bu hal güneşin yazdan kalma görüntüsü kadar yüreğinin sıcaklığının da bir sonucu olmalıydı.
Hey güzel günler hey!
DİRİLİŞ MUŞTUSU
osman aytekin
Hava kararıyor ve bir sis bulutu gibi çökecek birazdan. Bu havaları bilirim. Kasvetli bir hal gelip bulsa yüreğimdeki bütün karamsar düşünceler yerle bir olur. Kederlere kapılmaktan öte bir şeydir bu… İçimi sıkıntı basacak yerde kendimi olduğunca rahat hissederim. Nedendir bilmem bazıları böyle durumlarda hüzünlere kapılır. Romantizmin kucağında bulur kendini. Derderst oluverirler. Yılgınlık değil ama sanki dünyanın bütün yükünü kendi omuzlarında hissetmek… İnsana nasıl huzur verebilir ki? Özgüveni nasıl yakalar ki? Böyle bir hal içinde olanların kendini iyi hissedebilme şansları o kadar zayıf ki… Ama yine bazılarında bu hal tam tersi de olabilir. Bunu da bir ihtimal olarak kabul ediyorum ki bende böyleyim nitekim. Hüzünlerde umut ararım, umutla bakarım. Bakmasam ne olacak ki? Umutsuz yaşamanın bazen ne hayal kırıklıklarına yol açtığını bilirim. Umut, hülyalarımızı süsler. Bizlerin iyilik perisidir sanki. Ya bir de bu hülyalı düşünceler yok olup da bizleri hüsran kayalıklarına sürüklerse… Hüsranı düşünmek insan için öyle müşkülpesent bir hal ki. Kader gibi insanın içine oturur da kök salar. Öyle bir hal içine girerseniz bazı şeylerden kaçamazsınız. Kendinizi karamsarlık içinde bulursunuz. Böyle bir hal içinde olmanın bir de dayanılmaz olduğunu düşünün!
Birazdan havanın rengi değişecek. Kendini hüzünlere bırakan kurşuni rengi açılacak. Cam gibi parlayacak belki de. Kendimi daha iyi hissedeceğim. Rahat olmadan da öte bir şey olmalı… Tarif edemediğimiz ama muhakkak ki huzurun daha bir huzurlusu hal içinde olmak! Mükemmel gibi bir şey. Ama mükemmel kavramını yerli yersiz kullanmak da istemiyorum. Ama işte öyle bir şey!... Buna güzelin güzeli diyelim. Güzel evet güzel!
Güzel… Evet, güzel. İnsanların iyi duyguları yaşamasına sebep olsa da insanlar buna vuruluyor. Hem de can evinden. Güzele ve güzelin güzeline vurgun olmak! Bedbaht, hayal kırıklıkları içinde berdevam eden; adeta ruhları köhnemiş ve bir nevi kendilerine kaderciliği seçmiş gibi olan insanları istisna edersek: insanlar güzeli arzu ederler… Arzu etmekle kalmazlar hep güzele bakarlar, güzel yaşamak isterler; güzel duymak, güzel görmek, güzel düşünmek ham hayaliyle avunurlar. Zira her şeyde güzeli görmeye çalışmakla güzel yaşamak birbirinden o kadar ayrışır ki. Belki güzel olurlar, güzel giyerler, zariftirler; güzelliğin bazı unsurları üzerlerinde muhakkak ki vardır ama birçok güzelliği bir anda yaşamanın imkânsızlığı da ortada nihayet! İstediğiniz kadar güzel olun ve güzel düşünün güzel bakabildiğiniz nispette güzel yaşamaya çalışabilirsiniz. Güzellik denen o asalet her yönüyle ne karşımızda olur ne de yanımızda. Fakat güzellik için en çıkar yol güzel düşünmekten geçer. Güzel düşünen hayatın sırrına vakıf olur. Ancak yine de hayatımızı güzelliklerle nizam verebilmemiz pek mümkün değil. Şurası hakikat ki ne kadar güzel olabilir isek o kadar hayatımız aydınlık içinde kendini bulur, yücelir ve kendine gelir. Bazen mülahazalar içine dalınca insanların güzellikler uğruna nasıl harcandıklarına şahit oluyorum. Evet, güzellik veya güzellikler insanoğlu için bir hayal olduğu sürece insanlar ya aldanacaklar ya aldatacaklar ya da harcanacaklar. Güzellik denilen o efsunlu şey insanları yakar, köz eder. İşin aslı insanın ruhu ile ilgilidir. Güzellik ve ruh ikisi ya dost ya da birer hasımdır… İnsan itiyadı nasılsa öyle bir hayat sürer. Kötü düşüncelerle boğuşan insanoğlu kendine bir güzel yol bulmaya çalışmalı ama bunu kendine tek yol olarak benimsememelidir. Kendi mizacınca hayatına bakmalı, doğal olmalı, dürüst, edebice yaşamaya özen göstermelidir. Belki de tarif ve tasniflere sığmayan güzellik buradadır.
Güzelliği yıkan güzellikler…
Belki tuhaf olacak ama güzellikleri yaşayamayışımızın saiklerinden biri de budur. Güzelliğin güzelliği yok etmesi, bitirmesidir. Egoist zihinler güzellikleri kendi hayatlarında görmek istemelerinden herkesin sevebileceği şeyleri yok ediyorlar. Bu paylaşımı bir kenara kaldırmaktan öte bir şey değildir. Toplumun arzu ettiği ortak değerleri sadece ve sadece kendi hevesi gereği arzu etmek! Kendi arzusunca yaşamak!?... Bencil yaşayış olarak nitelenebilecek bir hayat tarzı. Bu öyle bir yaşayış ki filmlerde bile etkinsi gösteriyor. Belki zihin karmaşası gibi gelebilir ama sırf dizi veya filmin heyecanı yükselsin diye haset düşünceler ifritçe ileri sürülüyor. İnsanların çekememezliklerinin bir göstergesi gibi gelse de bir heyecan uğruna bunlar yapılıyor. İnsanların zihinlerine yerleşen bu vb. düşünceler sebebiyle iyi ve güzel hasletler birer birer yıkılıyor. Çirkin emeller bu sayede gelişiyor. Güzelliklerin yok edilmesi toplumun adeta genlerine işliyor. Bir ağacı kırmak veya kesmek, birinin iyi davranışlarını hazmedememek, olgunca tavır besleyememekten sadır olan bu tür davranışlar sebebiyle güzele bakan gözler başka yerlerde yitiyor. Güzele bakmasını öğrenemedik! Sevgiyi kendimize şiar edinemeyişimiz hoşgörü geleneğini derinden sarsıyor. Bütün olumsuzlukları bir ur gibi bünyemizi rahatsız ediyor. İnsan rahatsızlığı kendine dert edindiğinden hoş duygulara set çekiyor. Bu konuda bütün maharetini sergilemekte bir beis görmüyor.
Güzellikleri yıkan öldüren bir diğer güzellik ise sevginin karasevda gibi ruhları sarması. Aşırı sevgi paylaşılamayan, kıskanç sevgi nedeniyle insanların benimsediği, beklediği, umutları, hülyaları bir bir ölüyor. Adeta içe kapanık, ilkel bir yaşayışın deva bulmaz sendromu… Muhakkak ki böyle bir kapalı düşüncede sosyal buhranların; aile veya çevreden kaynaklanan amilleri olmalıdır. Yani bu biraz da psikolojik vakalardan ibarettir. Hassas ruhların iyi duygularla sermest olması bunun bir nedeni olabilir. Bu sebeple kırılgan, histerik ve bundan dolayı zafiyetler sevginin çevreye yansıması bir yana güzelliklerin gelişmesini bir anda bitirebiliyor.
Bir şeyleri kaybederiz. Kaybettiklerimiz önemli olabilir. Bir daha elimize geçmeyebilir de. Hayıflanmalarda gidenleri geri getirmez. Eğer insanın odaklanması muhtemelse ve sonuçta bir şey de yapılamıyorsa insan öyle bir hal içine girer ki, yeri gelir kendini yer bitirir bu da yetmez çevresine zarar vermeye başlayabilir. Arzu eden gönül neler yapmaz ki bu uğurda?!... Hayatın zehir olması bundandır. Düşününki bacalardan dağılan zehirler insanları nasıl etkilenmez. Sonra da yine ailede başlayıp devlete varana kadar bir yığın mesele ki çözümlenmeye çalışılsın. Bu bakımdan her fert kendine bakmalı, problemlerini halletmese de başkalarına sirayet ettirmemelidir. Toplumun etkilenmesinin sebepleri arasında insanların, ailelerin ve cemiyet veya teşekküllerin olumlu olumsuz tepkilerinin mutlak yeri vardır. İnsanların bunalım geçirmeleri, cinayet işlemeleri, aile kavgaları, çarpık ilişkiler ve sayılamayacak kadar çeşitlilik göstermesi.
Bütün olumsuzluklara, yığın yığın meselelere karşılık çözüm yolları yok mudur? Elbette vardır. Mutluluk, sevinç ve paylaşımla kendini bulan gelenekle bütünleşen ortak değerler sevgiyle, inançla kendine gelebilecektir. İnanç ve sevgi insanlar için büyük güçtür. İnanç olmadan sevgi yürekte yeşerir mi? Belki yeşerir ama gülün ömrü gibi tez vakit solar. Bir inanca sahip olmayan insanların da ahlaki değerlere sahip oldukları ifade ediliyor. Ancak inançtan beslenen insanlar manevi olarak mutlak bir rahatlama içine girerler. İnançsızlık ise insanda bir boşluk yaşatır. Sürekli rahatsızlık, tedirginlik ki gelecek kaygısını daha fazla hissetmek kaçınılmazdır. İnan için huzuru yaşamak kadar gereğini yapamamak, olgun davranışlar, düşünceler içinde olamamak da huzursuzluğun sebebidir. Toplumdaki rahatsızlıkların nedeninde mütekâmil olamayışın etkilerini ve sonuçlarını görmek mümkündür. Her insanın kâmil olması düşünülemez ancak buna rağmen öyle yapıda olanların varlığı da bir gerçektir.
İnsan olarak; düşüncelerimiz, yaklaşımlarımız, bakışlarımız farklıdır ve bu farklılıklar içinde huzura dayalı zenginlikleri bulacağımız göreceğimiz yerde bütün ümitsizleri kuşanıyoruz. Hep acıların edebiyatında buluyoruz kendimizi. Dünyamı böyle kurulmuş, insanlar mı böyle doğmuş, bize böyle bir hayat mı vaat edilmiş… Hep aldatış ve aldanış!... İnsan fıtratında bunlar yoktur. Melekler gibi saf, sade iyi bakan gözler görürüz. Bebekleri, çocukları neden fazla severiz? İhtiyarlara neden acırız, mütebessimiz? Güç olmadığı veya takatten düştükten sonra ha bir çocuk ha bir yaşlı ne fark eder ki… İkisi de korumasız ve yardıma muhtaç birer varlıktır. İçimizdeki sevgi bundandır. Onların hali bize mutluluk verebilir. Çünkü zararsızdır ve artık yapacak planları da yoktur. Yüzler de saflık görünür. Biri geleceği göremediği diğeri ise hayata tutunuşun çaresizliği içindedirler.
Hayat; masum, sade, tatlı, hoş olduğu vakitler güvenilir olabilir. Güven duygusunu kuşkusuz bunlar tam olarak sağlamazlar; insanların huyları, tavır ve davranışları da etkili olur. Ancak bir de insanların güçleri kalmadığı anlardaki davranışları. İnsan kendini ne kadar güçlü görürse o kadar pervasız da olabilir. Gücü iyi yönde kullanmakla güzelliklere ulaşmak mümkündür.
Yağmur yağmaya başlıyor. Topraktan henüz kokular gelmiş değil. Zira kışın donukluğunu yeni yeni atmak üzere toprak üzerinden. Her yer, her şey yeniden uyanacak. Dallara sulara yürüyecek bir yerlerden sızacak cemre hayat. Muhakkak yeniden canlanacak her şey! İnsanlar neşe içinde olacaklar. Hayatın hazzı duyulacak! Yaşamımızın neşvü nema bulduğu böyle bir bahar ayında yeniden yaşamak hayatı! Ama düşülen hatalara ve yanlışlıklara kapılmadan. Sevgiyi hayatımıza hâkim kılarak!
Yağmura bakıyorum olanca hızıyla iniyor. İnsanı üşütüyor adeta. Olsun! Bütün güzellikleri bekleyerek yeni bir günle gelen dirilişin muştusudur bu!
Hava kararıyor ve bir sis bulutu gibi çökecek birazdan. Bu havaları bilirim. Kasvetli bir hal gelip bulsa yüreğimdeki bütün karamsar düşünceler yerle bir olur. Kederlere kapılmaktan öte bir şeydir bu… İçimi sıkıntı basacak yerde kendimi olduğunca rahat hissederim. Nedendir bilmem bazıları böyle durumlarda hüzünlere kapılır. Romantizmin kucağında bulur kendini. Derderst oluverirler. Yılgınlık değil ama sanki dünyanın bütün yükünü kendi omuzlarında hissetmek… İnsana nasıl huzur verebilir ki? Özgüveni nasıl yakalar ki? Böyle bir hal içinde olanların kendini iyi hissedebilme şansları o kadar zayıf ki… Ama yine bazılarında bu hal tam tersi de olabilir. Bunu da bir ihtimal olarak kabul ediyorum ki bende böyleyim nitekim. Hüzünlerde umut ararım, umutla bakarım. Bakmasam ne olacak ki? Umutsuz yaşamanın bazen ne hayal kırıklıklarına yol açtığını bilirim. Umut, hülyalarımızı süsler. Bizlerin iyilik perisidir sanki. Ya bir de bu hülyalı düşünceler yok olup da bizleri hüsran kayalıklarına sürüklerse… Hüsranı düşünmek insan için öyle müşkülpesent bir hal ki. Kader gibi insanın içine oturur da kök salar. Öyle bir hal içine girerseniz bazı şeylerden kaçamazsınız. Kendinizi karamsarlık içinde bulursunuz. Böyle bir hal içinde olmanın bir de dayanılmaz olduğunu düşünün!
Birazdan havanın rengi değişecek. Kendini hüzünlere bırakan kurşuni rengi açılacak. Cam gibi parlayacak belki de. Kendimi daha iyi hissedeceğim. Rahat olmadan da öte bir şey olmalı… Tarif edemediğimiz ama muhakkak ki huzurun daha bir huzurlusu hal içinde olmak! Mükemmel gibi bir şey. Ama mükemmel kavramını yerli yersiz kullanmak da istemiyorum. Ama işte öyle bir şey!... Buna güzelin güzeli diyelim. Güzel evet güzel!
Güzel… Evet, güzel. İnsanların iyi duyguları yaşamasına sebep olsa da insanlar buna vuruluyor. Hem de can evinden. Güzele ve güzelin güzeline vurgun olmak! Bedbaht, hayal kırıklıkları içinde berdevam eden; adeta ruhları köhnemiş ve bir nevi kendilerine kaderciliği seçmiş gibi olan insanları istisna edersek: insanlar güzeli arzu ederler… Arzu etmekle kalmazlar hep güzele bakarlar, güzel yaşamak isterler; güzel duymak, güzel görmek, güzel düşünmek ham hayaliyle avunurlar. Zira her şeyde güzeli görmeye çalışmakla güzel yaşamak birbirinden o kadar ayrışır ki. Belki güzel olurlar, güzel giyerler, zariftirler; güzelliğin bazı unsurları üzerlerinde muhakkak ki vardır ama birçok güzelliği bir anda yaşamanın imkânsızlığı da ortada nihayet! İstediğiniz kadar güzel olun ve güzel düşünün güzel bakabildiğiniz nispette güzel yaşamaya çalışabilirsiniz. Güzellik denen o asalet her yönüyle ne karşımızda olur ne de yanımızda. Fakat güzellik için en çıkar yol güzel düşünmekten geçer. Güzel düşünen hayatın sırrına vakıf olur. Ancak yine de hayatımızı güzelliklerle nizam verebilmemiz pek mümkün değil. Şurası hakikat ki ne kadar güzel olabilir isek o kadar hayatımız aydınlık içinde kendini bulur, yücelir ve kendine gelir. Bazen mülahazalar içine dalınca insanların güzellikler uğruna nasıl harcandıklarına şahit oluyorum. Evet, güzellik veya güzellikler insanoğlu için bir hayal olduğu sürece insanlar ya aldanacaklar ya aldatacaklar ya da harcanacaklar. Güzellik denilen o efsunlu şey insanları yakar, köz eder. İşin aslı insanın ruhu ile ilgilidir. Güzellik ve ruh ikisi ya dost ya da birer hasımdır… İnsan itiyadı nasılsa öyle bir hayat sürer. Kötü düşüncelerle boğuşan insanoğlu kendine bir güzel yol bulmaya çalışmalı ama bunu kendine tek yol olarak benimsememelidir. Kendi mizacınca hayatına bakmalı, doğal olmalı, dürüst, edebice yaşamaya özen göstermelidir. Belki de tarif ve tasniflere sığmayan güzellik buradadır.
Güzelliği yıkan güzellikler…
Belki tuhaf olacak ama güzellikleri yaşayamayışımızın saiklerinden biri de budur. Güzelliğin güzelliği yok etmesi, bitirmesidir. Egoist zihinler güzellikleri kendi hayatlarında görmek istemelerinden herkesin sevebileceği şeyleri yok ediyorlar. Bu paylaşımı bir kenara kaldırmaktan öte bir şey değildir. Toplumun arzu ettiği ortak değerleri sadece ve sadece kendi hevesi gereği arzu etmek! Kendi arzusunca yaşamak!?... Bencil yaşayış olarak nitelenebilecek bir hayat tarzı. Bu öyle bir yaşayış ki filmlerde bile etkinsi gösteriyor. Belki zihin karmaşası gibi gelebilir ama sırf dizi veya filmin heyecanı yükselsin diye haset düşünceler ifritçe ileri sürülüyor. İnsanların çekememezliklerinin bir göstergesi gibi gelse de bir heyecan uğruna bunlar yapılıyor. İnsanların zihinlerine yerleşen bu vb. düşünceler sebebiyle iyi ve güzel hasletler birer birer yıkılıyor. Çirkin emeller bu sayede gelişiyor. Güzelliklerin yok edilmesi toplumun adeta genlerine işliyor. Bir ağacı kırmak veya kesmek, birinin iyi davranışlarını hazmedememek, olgunca tavır besleyememekten sadır olan bu tür davranışlar sebebiyle güzele bakan gözler başka yerlerde yitiyor. Güzele bakmasını öğrenemedik! Sevgiyi kendimize şiar edinemeyişimiz hoşgörü geleneğini derinden sarsıyor. Bütün olumsuzlukları bir ur gibi bünyemizi rahatsız ediyor. İnsan rahatsızlığı kendine dert edindiğinden hoş duygulara set çekiyor. Bu konuda bütün maharetini sergilemekte bir beis görmüyor.
Güzellikleri yıkan öldüren bir diğer güzellik ise sevginin karasevda gibi ruhları sarması. Aşırı sevgi paylaşılamayan, kıskanç sevgi nedeniyle insanların benimsediği, beklediği, umutları, hülyaları bir bir ölüyor. Adeta içe kapanık, ilkel bir yaşayışın deva bulmaz sendromu… Muhakkak ki böyle bir kapalı düşüncede sosyal buhranların; aile veya çevreden kaynaklanan amilleri olmalıdır. Yani bu biraz da psikolojik vakalardan ibarettir. Hassas ruhların iyi duygularla sermest olması bunun bir nedeni olabilir. Bu sebeple kırılgan, histerik ve bundan dolayı zafiyetler sevginin çevreye yansıması bir yana güzelliklerin gelişmesini bir anda bitirebiliyor.
Bir şeyleri kaybederiz. Kaybettiklerimiz önemli olabilir. Bir daha elimize geçmeyebilir de. Hayıflanmalarda gidenleri geri getirmez. Eğer insanın odaklanması muhtemelse ve sonuçta bir şey de yapılamıyorsa insan öyle bir hal içine girer ki, yeri gelir kendini yer bitirir bu da yetmez çevresine zarar vermeye başlayabilir. Arzu eden gönül neler yapmaz ki bu uğurda?!... Hayatın zehir olması bundandır. Düşününki bacalardan dağılan zehirler insanları nasıl etkilenmez. Sonra da yine ailede başlayıp devlete varana kadar bir yığın mesele ki çözümlenmeye çalışılsın. Bu bakımdan her fert kendine bakmalı, problemlerini halletmese de başkalarına sirayet ettirmemelidir. Toplumun etkilenmesinin sebepleri arasında insanların, ailelerin ve cemiyet veya teşekküllerin olumlu olumsuz tepkilerinin mutlak yeri vardır. İnsanların bunalım geçirmeleri, cinayet işlemeleri, aile kavgaları, çarpık ilişkiler ve sayılamayacak kadar çeşitlilik göstermesi.
Bütün olumsuzluklara, yığın yığın meselelere karşılık çözüm yolları yok mudur? Elbette vardır. Mutluluk, sevinç ve paylaşımla kendini bulan gelenekle bütünleşen ortak değerler sevgiyle, inançla kendine gelebilecektir. İnanç ve sevgi insanlar için büyük güçtür. İnanç olmadan sevgi yürekte yeşerir mi? Belki yeşerir ama gülün ömrü gibi tez vakit solar. Bir inanca sahip olmayan insanların da ahlaki değerlere sahip oldukları ifade ediliyor. Ancak inançtan beslenen insanlar manevi olarak mutlak bir rahatlama içine girerler. İnançsızlık ise insanda bir boşluk yaşatır. Sürekli rahatsızlık, tedirginlik ki gelecek kaygısını daha fazla hissetmek kaçınılmazdır. İnan için huzuru yaşamak kadar gereğini yapamamak, olgun davranışlar, düşünceler içinde olamamak da huzursuzluğun sebebidir. Toplumdaki rahatsızlıkların nedeninde mütekâmil olamayışın etkilerini ve sonuçlarını görmek mümkündür. Her insanın kâmil olması düşünülemez ancak buna rağmen öyle yapıda olanların varlığı da bir gerçektir.
İnsan olarak; düşüncelerimiz, yaklaşımlarımız, bakışlarımız farklıdır ve bu farklılıklar içinde huzura dayalı zenginlikleri bulacağımız göreceğimiz yerde bütün ümitsizleri kuşanıyoruz. Hep acıların edebiyatında buluyoruz kendimizi. Dünyamı böyle kurulmuş, insanlar mı böyle doğmuş, bize böyle bir hayat mı vaat edilmiş… Hep aldatış ve aldanış!... İnsan fıtratında bunlar yoktur. Melekler gibi saf, sade iyi bakan gözler görürüz. Bebekleri, çocukları neden fazla severiz? İhtiyarlara neden acırız, mütebessimiz? Güç olmadığı veya takatten düştükten sonra ha bir çocuk ha bir yaşlı ne fark eder ki… İkisi de korumasız ve yardıma muhtaç birer varlıktır. İçimizdeki sevgi bundandır. Onların hali bize mutluluk verebilir. Çünkü zararsızdır ve artık yapacak planları da yoktur. Yüzler de saflık görünür. Biri geleceği göremediği diğeri ise hayata tutunuşun çaresizliği içindedirler.
Hayat; masum, sade, tatlı, hoş olduğu vakitler güvenilir olabilir. Güven duygusunu kuşkusuz bunlar tam olarak sağlamazlar; insanların huyları, tavır ve davranışları da etkili olur. Ancak bir de insanların güçleri kalmadığı anlardaki davranışları. İnsan kendini ne kadar güçlü görürse o kadar pervasız da olabilir. Gücü iyi yönde kullanmakla güzelliklere ulaşmak mümkündür.
Yağmur yağmaya başlıyor. Topraktan henüz kokular gelmiş değil. Zira kışın donukluğunu yeni yeni atmak üzere toprak üzerinden. Her yer, her şey yeniden uyanacak. Dallara sulara yürüyecek bir yerlerden sızacak cemre hayat. Muhakkak yeniden canlanacak her şey! İnsanlar neşe içinde olacaklar. Hayatın hazzı duyulacak! Yaşamımızın neşvü nema bulduğu böyle bir bahar ayında yeniden yaşamak hayatı! Ama düşülen hatalara ve yanlışlıklara kapılmadan. Sevgiyi hayatımıza hâkim kılarak!
Yağmura bakıyorum olanca hızıyla iniyor. İnsanı üşütüyor adeta. Olsun! Bütün güzellikleri bekleyerek yeni bir günle gelen dirilişin muştusudur bu!
AKŞAMLAR
osman aytekin
“Akşamlar”şiiri her nedense bende Ahmet Haşim’in şiirlerinde olduğu gibi sembolizmi hatırlattı. Şair Leyla Usta; hayatı Akşamlar’da yaşatır, gerçekleri yine akşamlara yükler. Şiirde, şiirin adına uygunluk arz eden zaman bir bütün olarak karşımıza çıkar. Şair, hayali olarak akşamları canlı görmek veya canlı yapmak arzusuyla ve fakat bizlere bunu bir pencereden seyrettirir adeta. Bu bakımdan akşamda insan hayatında ne varsa, dile getirilsin veya getirilmesin sade bir anlatımla tasvir edildiği görülür. Bunun için hayat akşamdır ve akşam her bölümde dile gelir, dolayısıyla; hüzünlü bir gözdür, hayali gerçeğe dizendir, sevmeyi sezendir, ümitleri ezendir, akla ziyan edendir, bezginliklerin neticesinde de vicdanın sırrına erendir.
Leyla Usta’nın penceresinden şimdi bir akşam yolculuğuna çıkalım isterseniz…
İlk dizeler akşamın mevcudiyetini ifade eder:
Güneş derinlere daldığı zaman
Hüzünlü gözlerle gezer akşamlar
Akşam güneşin batışıyla kendini gösterir. İnsanların akşama bakışları kendi ruh hallerini yansıtması açısından önemlidir bu bakımdan şair, akşamlarda hüznü görür, yaşar ve yaşatmak ister. İnsanda hüznü akşamlar neden yaşatır ki? Şair buna insanın düşüncelerinin gerçekleşememesinin verdiği umutsuzluklar nedeniyle hayale kapılmanın bir netice olarak der ki:
Elinde bir umut dilde son aman
Hayali gerçeğe dizer akşamlar ilk mısrada görüldüğü gibi umudun tükenişi dil de tecelli etmektedir. Ufuk sinesinde al ışık yakan bütün gözler semaya arkılar sahilden ışık
Ufuk sinesinde al ışık yakar
Bir an bütün gözler semaya bakar
Şarkılar sahilden engine akar
Sevmek zamanını sezer akşamlar.
İkinci kıta hüznü geride bırakmış şarkıların ritminde artık sevmek zamanı vardır, hayatta böyle bir akşamı yaşamaktadır.
Sokak lamlabaları bir bir yanarken gönlün kendini tekrar romantizme kaptırır. Yürek titremesi kadar her yüzde; insanda aranıp da bulunmayan veya görülmeyen sevginin izlerinde çaresizlik vardır. Seven yürekler kendini zamanla kederli hissetse de insan üzerinde özellikle akşamların da kasvetli bir havası vardır. Bunun nedeni ise yalnızlıktır. Bu yalnızlık kendini ancak akşamla bir teselli bulabilir. Havanın kapanmasında kendini mutena, herkesin içinde ve fakat herkesten gizli bir garip dostluk… Bir bakıma akşam kederli yüzler için bir sığınaktır.
Dördüncü kıta diğer kıtalara göre bir farklılık taşır. Bu mısralar bir kederli iz düşümünden öte insanın insanlarla hesaplaşması gibidir. Maske ile huy, kirli sular ve oynanan oyunlar bir gönül sevdasının haricinde insanda bezginlik uyandırır. Ancak, seven gönüllerde de bu sevginin dışında ancak sevgiyle beraber insana etki eden dış tesirler akla gelmektedir. Bir taraftan severken diğer taraftan nefret eder gibi bir duygu ki şair’in mısralarındaki bezginlik sürekli bir arsız oyundur.
Ses vermez sinede dinmeyen derde
Çekilir üstüne en kalın perde
Güneşin yolunun bittiği yerde
Akla son çizgiyi çizer akşamlar.
Bir önceki dörtlükte olduğu gibi muzdariptir sine bitmeyen dertlerden. Bundan dolayı bir perde gibi çekilir insanın üzerine ve artık ne akşamın insana verebileceği bir şey vardır ne dertleşeceği.
Böyle bir durumda akşamla başlayan yalnızlık iyice belirginleşir. Artık pişmanlığında fayda etmeyeceği hayaller vardır insanın karşısında bir gölge gibi duran.
Sonunda yalnızlık karaya vurur
Islak kaldırımda bir gölge durur
Pişmanlık dilinde acıdan kurur
Vicdanın sırrını çözer akşamlar. Bir gemi kalkar bu limandan misali son mısra her ne kadar muğlâk ise de akşamın söylediği bir gerçek kalır nihayetinde.
Akşamlar şiirini bir gönül ile başlayan ve aslında insanın kendisiyle de hesaplaşmasını konu alan ancak işaret ettiği hakikat ise insanın dışındakilerle olan aynı hesaplaşma içinde olan bir şiirdir. İnsanın rahatsız olduğu, toplumu kemiren ve hep hesaplar üzerine dönen duran bir oyun. Şair, toplumun yaşayışındaki çelişkileri kendine dert etmiş görünüyor. Şiir kapalı olmamakla birlikte başta da belirttiğimiz gibi biraz da sembollere bağlamış bulunmaktadır.
Leyla Usta’nın yazdığı şiirlerde ne tam karamsarlık ne de tam iyimserlik vardır. Şair, kozasını sevgiyle örüyor ve toplumun meselelerini kendine dert ediniyor. Bu bakımdan da şair’in toplumcu bir bakışla düşüncelerini şiirlerine yansıttığını mülahaza ediyoruz.
“Akşamlar”şiiri her nedense bende Ahmet Haşim’in şiirlerinde olduğu gibi sembolizmi hatırlattı. Şair Leyla Usta; hayatı Akşamlar’da yaşatır, gerçekleri yine akşamlara yükler. Şiirde, şiirin adına uygunluk arz eden zaman bir bütün olarak karşımıza çıkar. Şair, hayali olarak akşamları canlı görmek veya canlı yapmak arzusuyla ve fakat bizlere bunu bir pencereden seyrettirir adeta. Bu bakımdan akşamda insan hayatında ne varsa, dile getirilsin veya getirilmesin sade bir anlatımla tasvir edildiği görülür. Bunun için hayat akşamdır ve akşam her bölümde dile gelir, dolayısıyla; hüzünlü bir gözdür, hayali gerçeğe dizendir, sevmeyi sezendir, ümitleri ezendir, akla ziyan edendir, bezginliklerin neticesinde de vicdanın sırrına erendir.
Leyla Usta’nın penceresinden şimdi bir akşam yolculuğuna çıkalım isterseniz…
İlk dizeler akşamın mevcudiyetini ifade eder:
Güneş derinlere daldığı zaman
Hüzünlü gözlerle gezer akşamlar
Akşam güneşin batışıyla kendini gösterir. İnsanların akşama bakışları kendi ruh hallerini yansıtması açısından önemlidir bu bakımdan şair, akşamlarda hüznü görür, yaşar ve yaşatmak ister. İnsanda hüznü akşamlar neden yaşatır ki? Şair buna insanın düşüncelerinin gerçekleşememesinin verdiği umutsuzluklar nedeniyle hayale kapılmanın bir netice olarak der ki:
Elinde bir umut dilde son aman
Hayali gerçeğe dizer akşamlar ilk mısrada görüldüğü gibi umudun tükenişi dil de tecelli etmektedir. Ufuk sinesinde al ışık yakan bütün gözler semaya arkılar sahilden ışık
Ufuk sinesinde al ışık yakar
Bir an bütün gözler semaya bakar
Şarkılar sahilden engine akar
Sevmek zamanını sezer akşamlar.
İkinci kıta hüznü geride bırakmış şarkıların ritminde artık sevmek zamanı vardır, hayatta böyle bir akşamı yaşamaktadır.
Sokak lamlabaları bir bir yanarken gönlün kendini tekrar romantizme kaptırır. Yürek titremesi kadar her yüzde; insanda aranıp da bulunmayan veya görülmeyen sevginin izlerinde çaresizlik vardır. Seven yürekler kendini zamanla kederli hissetse de insan üzerinde özellikle akşamların da kasvetli bir havası vardır. Bunun nedeni ise yalnızlıktır. Bu yalnızlık kendini ancak akşamla bir teselli bulabilir. Havanın kapanmasında kendini mutena, herkesin içinde ve fakat herkesten gizli bir garip dostluk… Bir bakıma akşam kederli yüzler için bir sığınaktır.
Dördüncü kıta diğer kıtalara göre bir farklılık taşır. Bu mısralar bir kederli iz düşümünden öte insanın insanlarla hesaplaşması gibidir. Maske ile huy, kirli sular ve oynanan oyunlar bir gönül sevdasının haricinde insanda bezginlik uyandırır. Ancak, seven gönüllerde de bu sevginin dışında ancak sevgiyle beraber insana etki eden dış tesirler akla gelmektedir. Bir taraftan severken diğer taraftan nefret eder gibi bir duygu ki şair’in mısralarındaki bezginlik sürekli bir arsız oyundur.
Ses vermez sinede dinmeyen derde
Çekilir üstüne en kalın perde
Güneşin yolunun bittiği yerde
Akla son çizgiyi çizer akşamlar.
Bir önceki dörtlükte olduğu gibi muzdariptir sine bitmeyen dertlerden. Bundan dolayı bir perde gibi çekilir insanın üzerine ve artık ne akşamın insana verebileceği bir şey vardır ne dertleşeceği.
Böyle bir durumda akşamla başlayan yalnızlık iyice belirginleşir. Artık pişmanlığında fayda etmeyeceği hayaller vardır insanın karşısında bir gölge gibi duran.
Sonunda yalnızlık karaya vurur
Islak kaldırımda bir gölge durur
Pişmanlık dilinde acıdan kurur
Vicdanın sırrını çözer akşamlar. Bir gemi kalkar bu limandan misali son mısra her ne kadar muğlâk ise de akşamın söylediği bir gerçek kalır nihayetinde.
Akşamlar şiirini bir gönül ile başlayan ve aslında insanın kendisiyle de hesaplaşmasını konu alan ancak işaret ettiği hakikat ise insanın dışındakilerle olan aynı hesaplaşma içinde olan bir şiirdir. İnsanın rahatsız olduğu, toplumu kemiren ve hep hesaplar üzerine dönen duran bir oyun. Şair, toplumun yaşayışındaki çelişkileri kendine dert etmiş görünüyor. Şiir kapalı olmamakla birlikte başta da belirttiğimiz gibi biraz da sembollere bağlamış bulunmaktadır.
Leyla Usta’nın yazdığı şiirlerde ne tam karamsarlık ne de tam iyimserlik vardır. Şair, kozasını sevgiyle örüyor ve toplumun meselelerini kendine dert ediniyor. Bu bakımdan da şair’in toplumcu bir bakışla düşüncelerini şiirlerine yansıttığını mülahaza ediyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

