13 Temmuz 2008 Pazar


RUH GÜZELLİĞİ


İnsan ruhunun bin bir hali vardır. İçimizde olanlar dışımızda olanları etkileyecektir. Bu etkileşim o anki tutumumuza bağlıdır. İnsanın içindeki hareketin durumu o insanın davranışlarına yansır. Bunu bazen “ruhsuz” bazen de “cesur yürek” olarak açıklayabiliriz. Bazı insanlara ruhsuz denmesi bir bakıma kölelik duygusundan kurtulamayanlar için söylenmektedir. Cesur yürekli olanlar da ise ruhlarının daima reaksiyon göstermesinden, bir bakıma cevval olmalarından kaynaklanmaktadır.
Ruh durumu insanın bulunduğu ortamdan, yaşadığı çevreden, topraklardan, teneffüs edilen havadan ve sudan beslenir. Yaşadığımız saat, dakika bir an bile insanın ruhunu etkilemektedir. Bu durum ruhun yeni bir değişikliğine kadar devam eder.
Bir insanın babasına benzemesi”sende babanın ruhu olgulaşıyor” gibi bir düşünceye neden olabilir. Bizim yaşadığımız topraklarda insanlar birbirlerini tanıdıklarından yıllar geçtiğinde tanımadık birini çehresinden; “kanın benziyor” denilmek suretiyle babasına, amcasına veya bir yakınına benzetirler. Bu benzetmeler de genellikle yerini bulur. “Kan çekmesi” deyimi aslında bir insanın ruhunun dışa yansımış hali olarak da tavsif edilebilir.
İnsanların bir şeyler hissedebilmesi, bir şeyler ortada yokken görebilmesi de bir ruh halini doğal bir ruh hali olarak bize görünür. Bu gibi durumlar toplum olarak inanç bakımından “kalp gözü açık” olarak, biraz da farklı bir ifadeyle “ileri görüşlü” olarak nitelenmesine yol açar. “hisleri kuvvetli” gibi benzetmelere de neden olabilir. Bu gibi durumların daha da ileri halleri üzerinde durmak gerekirse; ruh ve ruh halleri üzerine kuşkusuz yerli yersiz değerlendirmeler, kanatlar oluşmaktadır. Kimileri ölen bir insanın başka insanların doğuşuyla geri döndüğüne inanır. Bu inanış biraz daha ileri hali düşünüldüğünde aklımıza hemen Şamanizm gelmektedir. Belki Şamanizm inanmaz ama bu inanışın farkında olmadan kısmi azamisi gelir kafasında yer bulabilir. Bir bakarsınız ruhun eşyaya geçtiğine inanıverirler. Bu düşünceler için farklı fikirler ortaya atılabilir, farklı yargılar olabilir. İslam düşüncesine göre ölen bir insanın ruhunun başka bir insanın ruhuna geçmesi düşüncesini reddetmektedir. Yani reankasyon diye bilinen durumun islamda yeri yoktur. Bu düşünceyle ilgili olarak yaşayan veya hayatta olmayan insanların konuşmaları, davranışları hatta düşünce yapılarında zaman zaman benzerlikler de görülebilir ancak bu ve benzeri durumlar reankasyon olayının doğrulamaz.
İnsanların ruhi durumlarını her zaman iyi tahlil edebilmek pek mümkün olamamaktadır.
İnsanlarla ilgili olarak genel kanatlar, yakınlık durumuna göre de gerekeceği kadar özel
durumlarına malik olmak mümkündür. Bu gibi durumlar, bir insanı tanımakla beraber
karşımızdaki insanı tam manasıyla tanıyoruz, biliyoruz anlamına da gelmez.
Bir insanı iyi tanıyoruz dediğimiz anda bir de bakmışsınız ki tam bir hayal kırıklığı yaşanabilir. Bütün bu ruh halleri bize bir insanın iki yönünü gösterir. İnsanlardaki benlik duygusu olarak da ifade edilebilecek olan bu durum biraz efsunlu hatta tasaffuvi gibi gelse de Yunus’un şu sözü çok manalıdır: “Bir ben vardır benden içeri”. Yunus’un şiirlerinde yer bulan kimilerine göre hümanist düşünce bize göre de insan sevgisi tamamıyla kaynağını Allah sevgisinden almaktadır. Beşeri yoldan ilahi yola giden duygular farklı düşünülmelidir. Burada önemli olan ruhun halleridir. Ruhun yapısıdır.
İnsanı insan yapan bedendeki ruhtur. Ruhsuz bir düşünceyle doğru olan şeylere ulaşmak mümkün değildir. İyi bir düşünce kadar ruh güzelliği, ruh cesareti, ruh olgunluğudur aslolan.


ONUNLA YAŞAMAK!


Biri yakar diyeceğim ama ikisi de yakar. Birincisi kavurur, yer bitirir; aklı baştan alır ve çoğu an duygular yumağında deli divane eder. İkincisi, çoğu kez insanı mesut eder. Rahatlatır. Haz verir. Hayatın çekici olmasını temin eder. Duygular yumağında derdest etmeyip, tatlı ve hoş sıcaklığıyla insanı halden hale sokar. Kolay değil elbet, arada bir kasırgalar içinde bir çıkış yolu arayıp ruh ve beden sağlığına kavuşmak. Bu durum şuna benzer: güzele giden yolda güzel hışmına uğrayıp hasretini çekmek! Böyle durumlarda gönlünüze hiçbir şey anlatamazsınız. O tılsımın insanı sarması büyük problem! Her insan bunu yaşıyor ve çoğu da kısa süre sonra bu duygulardan kurtuluyor.
Ya diğeri… Daima onu tercih etmeli. Onu istemeli. Ama bilelim ki o kalıcı değildir. Etkisi fazla sürmez. Yüreğimizde istediğimiz kadar tutamayız. Bazen bir rüzgâr gibi gelip geçer. Bu sebeple bunu arzu etmesek bile ara sıra kaybolmasına rağmen kalıcı olanı daima arzu etmeliyiz. Hayat onsuz olmaz bunu herkes bilir ama onun varlığını çoğu kez izhar edemez, açığa vuramaz. Keşke vurabilse, vurabilse de kendisinin ölümsüzlüğünü bir görebilse. İnsanı daima yaşatan o halden hiç mi hiç ayrılmamayı bilmeli ve onun sıcaklığıyla yanmalıdır.
O sıcaklık olmalıdır. Olmalıdır ki arzu etmediğimiz birçok sebep ortadan kalksın. O hazzı yaşamalıyız ve yaşatmalıyız. Kim istemez ki hayatı bütün iyi ve güzellikleriyle ilelebet yaşamayı? Yine de o hale, o ziya her insanın içinde yeterince bulunmuyor. Ah bir bulunabilse… O vakit her şeyin anlamı bir başka olur. Ne kardeş kavgası, ne çıkar ne de ihtiraslar… Hepsi, evet hepsi alır başını gider.
Peki, bu düşünceler mümkün mü?
Kiminiz asla, kiminiz belki, kiminiz de bunlar birer ütopyadan ibaret duygu yoğunluğunda kâğıda düşülmüş notlardır diyebilirsiniz. Ama gerçek şu ki o olmadığı, kalbimizde yer etmediği için her şey olumsuz olarak zuhur ediyor. Bu nedenle çıkarlar olsa ne olacak? Değer mi hiç bir ömür boyu kavgalara? Debdebe içinde yaşamak insana getirebilir ki? Elbette değemez. Fakat yine de çıkarlarımız için onu feda edeceğiz.
Ne acıdır hâlbuki. Esef etmeli. Hayat bu maalesef o yetmiyor, yetemiyor. Eksikliğinden, tam olamayışından olacak…
Neşeli, mutlu şen yüzler onunla daha da mutludur. Neşeli ve en önemlisi de sağlıklı olacak. Her türlü hastalığın ardından ortaya çıkan sinir zafiyetini o daima yener. Onun güçlü olduğu her yürek, her yüz mutlak başarılı olur. Bütün harcanan iyi ve güzel yönlerinde onun varlığı bulunmaktadır.
Sıcak hava etkisini kaybetti. Biraz önce insanı bunaltacak derecedeydi bu sıcaklık. Yaz boyunca da günlerin oldukça fazla sıcak geçeceği ifade ediliyor. Tabir yerindeyse her yer kuruyacak. Allah bunaltmasın! Her şeyin kararı gereklidir. Ümit ediyoruz ki her şey yerli yerinde olağanüstü olumsuz durumlar ortaya çıkmasın. Bu sıcaklar nasıl etkisini yitirdiyse yeni değişimler başladıysa bereketli günler gelir inşallah diyoruz.
Bir serinlik çöktü. Oh, dedirten bir hava… Bu hava ne kadar da hoş böyle?! Bu değişimle birlikte insanlar da bir başka görünüyor adeta. İyi, güler yüzlü, mutlulukla bakıyorlar. Adeta simalarında binlerce güzelliğin yansımalarını görüyoruz. Her nasıl olduysa aklıma birden sanatkârane bir yaşamak geldi içimden. Sanat gibi mükemmel bir halde hiç ara vermeden, pay bırakmadan yaşamalı! Bir çok insanın arzusunda hayat bulan şu söz gelip yüreğime oturuyor: “Oh!.. Keşke hayat böyle güzel olabilse…!”
Yine onunla yaşamak!...


Dostumun yanına yaklaştığımda uykudan sıyrılır gibi kendine gelerek, “merhaba” dedi. Oturduğu banktan bana da yer açarak , “otur dostum” dedi. “Ne yapıyorsun böyle dedim” Gözleri az ötedeki yeşil ağacın yapraklarında olduğu halde;
“-Kendimi dinliyorum”, dedi.
Bir müddet sessiz kaldıktan sonra:
“-Sen de dinle iyi olacak”, dedi ve başladı konuşmaya:
“-Gökyüzünde öbek öbek bulutlar, yeryüzünde hafif hafif kıpırtılarla ruhuma hitap eden yemyeşil ağaçlar; yol kenarlarında hercai renklerde çiçekler ve çiçekleri çevreleyen çimenler. Gözümün alabildiğince her alan yemyeşil. Ağaçlar çiçekleri, çiçekler kaldırımları örtmüyor ama yine de kaldırımlar yarı yeşilliklerle bezeli. Kapı önlerindeki omucalar ve sarmaşıklar evlerin o estetik duruşunu daha güzel ve canlı tutabiliyor. Her evde damında mutlaka bir çörten veya su oluğu mevcut. Yağan kar - yağmur suları bile evlerin, duvarların çevresini gelişigüzel batırıp da kirletmiyor.
Ağaçlara, çimenlere, çiçeklere dair bir dikkatli bakıyorum. Başka başka güzellikler canıma can katıyor ki anlatamam!... Evlerin önü, kaldırımların kenarları, park yerleri, sokaklar, caddeler, bulvarlar öyle tanıdık bildik gelmiyor bana. Öyle bir ustalıkla dizayn edilmiş ki bu yerlerin imarında büyük düşünen insanların emeği ve alın teri de büyük olmalıdır. Bu hakikati anlamak için çevreye bir göz atmak yeterlidir.
Ruhumu okşayan, sanatın estetikle buluştuğu bu mutena yerin yol boylarına dalıp giderken trafik işaretlerini belirten bir levhaya dahi rastlamıyorsun. Doğrusu bu durum benim için de tuhaf gelmiyor. Bunun nedenini de söyleyeyim. On dakika içinde gözlerimin önünden geçen bisiklet, mobilet, motorsiklet, traktör, taksi, minibüs, otobüs, kamyon ve hatta tırların dahi bir trafik ihlaline kapıldıklarını görmedim. Trafik olağan ve oldukça da muntazam ve hatta mükemmel!... Bu hal üzere seyrine devam ediyor. Gariptir ki yayaların dahi acele acele bir yerlere yetişmek için yoğun çaba dahi harcamadıklarını da görüyorum.
Çevre güzel, insanlar güzel… İnsanlar dedim de lütfen yüzüme tuhaf tuhaf bakma dostum. Bu insanlar zararsızlar… Buradan geçerken tozu dumana katmıyorlar. Tozutmuyorlar yani. Kavga nedir bilmiyorlar. Belki de görmemişler. Buranın insanlarını sen hiç görmedin galiba. Bir görsen ne kadar saf ve ne kadar masumlar bir bilsen!... Bazen arada bir kavgaları olur. Şaşırdın değil mi dostum? Şaşıracağını biliyordum. Bu insanlar doğru olan için kavga yapıyorlar ama bir birlerine vurmadan. Ağızlarından da oldukça yumuşak sözler dökülüveriyor. Bir işitsen keşke…
Bu insanlarla geçinmek,yaşamak insana ne saadetler veriyor bir bilsen!...”
Yanından kalktığımdan haberi olmamıştı. Gözleri hala karşısında duran o ağacın parlayan yemyeşil yaprağındaydı..”Gitmeliyim..” diye fısıldadım yavaş adımlarla yanından uzaklaştığımda gözlerim hala arkada kalmıştı. Acaba bu adam hala konuşuyor muydu?
SEVGİNİN GÜCÜ

Sevgi…
Sevgi yürekte yanan ışık…
Bu ışık insanı aydınlatır ve yakar. Aydınlatmalı, çehreler aydınlık yürekler ak olmalı. Bu aydınlıkla birlikte yürekler yanmalı. Olgunlaşmak için yanmalı. Yanan idrak edendir, anlayandır, görendir,bilendir.Yüreği yakan,ışıtan ve aydınlatan sevginin bir kapsamı var.Geçirdiği evreler, oluşumları var…Sevgi durduk yerde tezahür etmez.. Sevginin temayülü saiklerine bağlı. Bilgi, görgü olmadan hiçbir şeyin değeri olmaz. Bilmeden bir şeylere sahip olmanın ne kadar basit ve tehlikeli olduğu gerçeği bilinmelidir. İnsanın hayatta iyi bir yer edinmek için bazı değerlere ulaşması gerekir. Sağlam ve güçlü olunmakla bir sevgi insanı olunmayabilir. İnsan kendisine yükleneni taşımasını bilmelidir. Sevgi bütün bunlarla ilintilidir. Sevginin eksikliğini hisseden insanlar vardır. Bazılarına göre bu durumun saikleri sevginin insan olgunluğunun düzeyine ulaşamamasındandır. Sevgi olgunluğu oluşmalı ki bu yoksunluk ortadan kalkabilsin. Olgunluğa ulaşmada hayattan çıkarılacak dersler vardır. Konfüsyüç insan hayatına dair şöyle demektedir: “Kişi yakınında olanlara karşı görevini yerine getirerek, kendi davranışları ve karakterini düzeltmeyi öğrenir. Ama kendisine yakın olanlara karşı görevini öğrenmek için, insan doğasını ve düzenini anlamalıdır. İnsan topluluğunun doğasını ve düzenini anlamak için göğü bilmelidir.
Kapsamlı şekilde bilerek çalışan kişi, ciddi şekilde soru soran kişi, duyduğu şey üzerine dikkatli şekilde düşünen kişi, iyiliği kazanan kişidir.
Kişinin tıpkı bir yiyeceği yemeden tadını bilemeyeceği gibi, eğitim olmadan ne kadar büyük olursa olsun bilginin kapsamlı miktarını, büyüklüğünü bilemez.”İnsan yaşayışına göre sevgi de insanda şekillenir. Adına ne denirse densin olgunlaşan insanda sevgi muhtemel bir kuvvetle iyiden iyiye hissedilebilir. Bu kuvvet bazen öyle şiddetlidir ki bir öfkeyle, bağırmayla, kahkahayla bile özdeşleşebilir.
İnsan bütün güçlüklerin üstesinden gelebilmek için irade gücünü kullandığı gibi sevgi gücünü de kullanmalıdır. Sevgi birçok güçlüğü aşmada önemli bir unsurdur.
Yüreği sevgi ile dolu, güngörmüş, hayati tecrübeleri olan insan güçlü insandır. Bu gücü kendinde bulanların kimisi bunu açıkça izhar eder kimisi de belli bile etmeyebilir. Bu gücü kendinde bulanlar bunun hazzını yaşarlar. Yürekleri ışıl ışıldır. Kötülük duyguları kaybolmuştur. Ümitsizlik ve yeis bu insanların gönlünde ve zihninde yoktur. Hep iyiye güzele bakmak bunun bir yolunu bulmak isterler. Yaşama sevinci yüreklerini sarmıştır bir kere… Dostlukla, güzellikledir işleri. Bir insanın kalbini kırmaktan imtina eden bu insanlar özür dilemenin, haklı olduğu halde gereksiz davranışlardan kaçınarak susmasını da bilendir. Hoşgörü ve tevazuyu görürsünüz bu çehrelerde. Bunun için alınları aktır, simaları yüreğinin güzelliği ile donanır ve bu hal bu insanların sözlerinde kendini gösterir. Bütün zorluklara bununla baş edilebileceği yüreklerinde sarsılmaz bir güçtür. Dolayısıyla bu gücü kullanarak zorlukların üstesinden gelirler. Bu gücü iyi kullanılabildiği takdirde birçok karmaşa ve içinden çıkılmaz şeyleri kolayca bertaraf edilebilecektir. Yeter ki yürekte bulunan bu güç bilinsin ve görünsün.

1 Aralık 2007 Cumartesi

'SEV'MEYİ GÖR HELE!
Osman AYTEKİN
Hayatın; rengi, kokusu, korkusu, sevinci, ümidi, acısı, tatlısı, iyisi, güzeli, kötüsü, çirkini… Her ne varsa yüzlerdedir. Her olay, her davranış yüzlere yansır. Bunları, insanın yürüyüşünde, davranış ve hareketlerinde görebilirsiniz. Arzulu veya istek dışı vücut bulan bütün eğilimleri gözlemleyebilmeniz mümkündür. İnsan çabuk etkilenebilen bir varlıktır, bu etkiyi dışa vurup vurmamakta iradeye bağlıdır.
İnsanı kelimeler anlatabilir, fakat kelimeler yetersiz de kalabilir. Anlatımda mimikler önemlidir. Yüzlerdeki görünüş değiştikçe o yüzle, yan insanla ilgili kanaatler de değişir. İnsan renkten renge girer.
Bilgisayarın tuşlarına dokunduğumda ‘sev’ kelimesinin eş anlamında birçok kelime çıktı. Maksadım ‘sev’giye bakmaktı. Çehrelerin neler ifade ettiğini anlamak için çoğu kez kelimelerle iç hesaplaşmaya girerim. Sezi de önemli tabii ki. Bakalım hele bir simada aradığımız sevgi yani ‘sev’mede neler varmış?

AŞKA DÜŞMEK NE DEMEK?
‘Sev’ kökünü bilgisayar ‘sevmek’ olarak almış. Yani bütünden(tümdengelim) başlamış. İşte eş anlamındakiler:
1. Anlam: Aşık olmak, aşka düşmek, büyülenmek, gönlünü kaptırmak, gönül bağlamak, gönül vermek, Mecnun’a dönmek, meftun olmak, sevda çekmek, sevdalanmak,, sevdaya düşmek, sevdaya kapılmak.
2. Anlam: Başına taç etmek, bayılmak,, sempatik bulmak, beğenmek, takdir etmek, eğinmek, zevk almak, zevk duymak, zevklenmek.
Birinci anlamdaki “aşka düşmek” cümlesine dokunduğumuzda da birinci anlam olarak kökü ‘Aşk’ kelimesinden çıkan “Aşka” kelimesinin eş anlamlıları: Düşkünlük, asabiyet, feveran, fikri sabit, gazap, hınç, hırs, hışım, hiddet, infial, kızgınlık, köpürme, öfkelenme, parlama, sinir, sinirlenme.
İkinci anlamı: Alışkanlık, alışkı, hırs, ihtiras, inhimak, iptila, itiyat, kapılma, kendini kaptırma, mani, saplantı, tutku.
Görüldüğü gibi birinci ve ikinci anlamda aynı olan kelimeler de mevcut. Birinci anlamdaki ‘düşkünlük’ kelimesi için tuşlara dokunduğumuzda karşımıza ikinci anlamı ‘aşk’ olan kelime çıkıyor.
Sevmenin ne çetin bir itiyat olduğu yukarıdaki kelimelerden anlaşılmış oluyor. Bu kelimelere katılıp veya katılmamak kişilere göre değişir. Bazıları sevgide aşkı görür ve o aşkla yaşar. Aşk ve sevginin ortak yanları bu duruma göre zuhur etmiş olur. Hakikatte aşk ve sevgi iç içe olsalar da ayrıştıkları hususlar da yok değildir. Mesele insanları sevme duygusu ile birine âşık olma arzusu farklı tezahürlerin sonucudur. Her ne kadar aşkta sevgi varsa da aşkın sevgiden ayrıştığı hususunda yukarıdaki bazı kelimeler bizlere ipuçları vermektedir: asabiyet, fikri sabit, hınç, infial, kızgınlık, köpürme gibi…
Sevgide de benzer hassasiyetler olabilmesine karşılık tezahürleri farklıdır; aşırı sevgi insanın gözünü köreltebilir ve insanı fikri sabit bir hale getirebilir. Bu durum sevginin aşka isyanı gibi ve aşkın odak noktasını oluşturabilir. Bizim ifade etmek istediğimiz elbette sevginin buna benzer halleri değildir; ‘sev’meden maksat olumlu sevgidir. Ayrıca bu sevgi körü körüne bir sadakat değildir. Sevmenin bir yürek, bir fazilet daha da ileri gidecek olursak onur işi olduğu gerçeğidir, vesselam…
‘Sev’demek, sevmek demek; demek ki o kadar basit değilmiş. Simalardaki tecessüsü anlamak kadar kelimeler yüklenen anlamlar da bir o kadar çetinmiş. Mesela sadece kelimelere yüklenen anlamıyla da kalmıyor. Sevmenin pratik ve pragmatikinde ruhun huzur bulması kadar kederlere gömülmesi de mukadderdir. Sevmenin gönüldeki izdüşümünde her ne kadar duygu yoğunluğu olması, davranışları etkilese de; duygunun olduğu yerde akıl başını alıp gider gerçeğinden hareketle sevginin mahiyeti iyi bilinmeli ve kavranmalıdır.

SEVMENİN SORUMLULUĞU
Sevmek, kolay olduğu kadar zor; zor olduğu kadar da pek çetin bir histeri olarak karşımıza çıkabilir. Sevmenin halleri bunda etkileyici olur. Her insan kolay kolay sevemeyeceğine göre sevmeni özgünlüğü pek derin bir mana ifade eder. Bu sebepten sevmenin bin bir hali vardır ve bu haller içinde insanı mest eylemesi dahi insanın girift durumlara düşmesine yol açabilir. Sevmenin sorumluluğu düşünüldüğünde vehme kapılmamak mümkün değildir. Sevme hususunda insanın önüne ne kadar fırsat çıksa da ki, sevmenin de insana göre bir fırsat olduğunu düşünürüm; insanların bunu yeterince değerlendiremedikleri görülecektir.
Hayatın bütün meşakkatine ve hatta pürtelâşına rağmen iyi bir yaşamak arzusu ‘sev’meyi görmekten geçer. Sevmeyi görmeli, duymalı, yaşamalıdır insanlık ve dahi öldü mü diyerek!...

4 Kasım 2007 Pazar

BİRGÜN...
Kalkalım, dedim ve kalktık. Bir ahbabın lokantasına doğru yürüdük. Olayların etkisinden sıyrılabilmiş değildi. Gözlerinde bir ışık aradım. Bir sevinç, bir mutluluk… O kadar yıpranmış bir hali vardı ki. Mutluydum yine de. Yıllar sonra bir dostu görmek.. İkimizin de gözleri maziye dalmıştı. Neler gelip geçmedi ki hatıralardan.
Dalmışız. Bu sırada yemekler gelmişti.
“- Sıcak, buğulu bir çorba, özlemiştim”, dedi.
Hafifçe başımı salladım.
“- Sıcak bir çorba…”
“- Buna da şükürler. Tekrar karşılaştık.”
Fazla konuşmak istemiyordu. Dostumu bu haliyle düşünürken ekrandaki “9. Hariciye Koğuşu’ndaki Safa’yı hatırladım. Hasta biri gibi… Kalktık.
“- Hava ne kadar güzel, yağmur yağmış.”
“-- Sen gideli hasretiz… Güzel günlere. Sen gelince sen.. Sen gelince bak dağlar dumanlı yine. Bir başkadır hayat şimdi.”
Sözümü keserek:
“- Ben, ben gelince mi?”
“- Evet dostum.”

* * *

Uyuyamadım. Uyku tutmadı bir türlü. Başımı kaldırdım uyuyordu. Kaç günün yorgunluğu. Belki de kaç yılın, yılların. Uykusuz kalmak… Aklıma neler gelme di ki… Kimi darda kalır borç yüzünden, kiminin ilaç parası, ekmek parası… Hastalık yüzünden. Neler neler! Uykusuz kalmak, kendini aniden sıkıntılar içinde buluvermek. Bu güzelim hayatı tatlı tatlı yaşamak varken. Bazen zaman düşünmeye fırsat da vermiyor. Hep böyledir. Neye yetişebilir ki insan?
Sabah erken mi olmuştu ne. Kaç yılın hasretiydi bu. Yanıma yaklaştı. Elini omzuma atarak:
“-Görüşebilecek miyiz bir daha?”
“- İleride. İleride… Belki bir gün……”

* * *

Yıllar geçmişti. İçimde hep o “görüşebilecek miyiz” endişesi kemirip durmuştu beni. Her geçen gün benden, ondan, bundan, başkasından bir şeyler alıp götürmüştü. Sımsıcak dostluklar erimişti sanki. Bir şeyler elimizden kayıp gitmişti. Dostluklarda böyle olmalıydı… Her şeyin değiştiği bir dünyada yaşıyorduk. O samimiyetin sıcaklığı da kaybolmuş muydu ne?!...
Kaygılarla bürülü bir hayat endişeleri taşımaz da neyler?...Gözlerim hep ıraklarda ve buğulanarak bakıyor. Bir gün evet bir gün çıkıp da gelse aynı bakışlar çiçekler gibi yüreğimde açacak mı içimde bir tereddüt!
Yine de bir gün, bir gün! Diyorum.

15 Ağustos 2007 Çarşamba

YAŞAMAK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM!...
Osman AYTEKİN
Şu moral dediğimiz şey insanı gelip de bulmaz ki insanın en umulmadık bir anında. Nerede bir özlem türküsü yakılmışsa, nerede bir gözyaşı dökülmüşse kederlenir bütün yürekler. İçine kapanır ve nerede kalbi titretecek bir hatıra varsa onu bulup çıkarır açığa ve o kederli yüzde kendini bulur.
İnsan nasıl kederlenmesin be kardeşim!
Etrafımız kuşatılmış.
Darda kalmışız
Ve gözümüz görmemekte hiçbir şeyi.
* * *
Maddenin tahakkümü kalplerde tahakkuk etmiş bir kere. Ne yaparsanız yapın nafile. Sıyıramıyorsunuz kendinizi, zor oluyor tabi. Bu, bedenin ruhtan çıkması gibi bir şey sanki.
Çevrenin olumsuzlukları oldukça fazla. İnsanlar da etkileniyorlar. Bazen bir şeyi bozmak, yıkmak, batırmak çok kolay geliyor birilerine. Kötü örnekler toplum hayatına egemen oluyor. İnsanın kanı durmuyor ve kaynadıkça kaynıyor. Yirmisinde de ellisinde de aynı. Aynı hatalar tekerrür ediyor. İnsanoğlu basıyor gaza ya bir ağaca bindiriyor ya da bir insana… Yapılan hataların tekerrür etmesi de ibret alınmamasından. Düşülen hatanın devam etmesi galiba alışkanlıklarımız arasında ilk yerini koruyor olmalı.
Yanlış yolda durmalar, hatalı sollamalar, birilerine acelecilikten dolayı farkında olmadan çarpmalar. Bütün bunları anlıyoruz. İnsanlar farkında değil ama bir tutku gibi bütün bunlar. Yani aşk gibi, sevgi gibi! Aşk için hadi neyse diyelim ama sevgi için böyle bir örnek ne kadar ters ise de, insanların normal konuşmalarındaki küfürlü sözler de bir o kadar yakışıksız! En ufak bir şeyle özellikle de erkeklerin ağızlarına bir sakız gibi yapışıyor adeta. Bu gibi hususları insanların bastırılmış duygularına bağlasak da; bastırılmış duygulara rağmen küfre inat mazlum, mahzun ve efendi tipler de karşımıza çıkmıyor mu ya? Beklide ağzı olup da dili olmadığından mahzun oluyor biçareler. Ama netice olarak insanlara sinkaflı davranış içinde olanlara göre sözünü ettiğimiz tipleri takdir etmeliyiz.
Hatalarımızı bir şekilde ödüyoruz. Ne yaparsak yapalım, yaptığımızı görüyor ve ceremesini çekiyoruz. İnsanlar yaptıklarıyla yaşarlar. İyi insanlar iyi şeylere layık olduklarına da inanmak gerekir. Yapılan iyi, hayırlı davranışların neticesini gördüğümüzü bildiğimiz kadar ”yapanın yanına kar” kalacağı gibi bir inanış da zihinlere yerleşmiş durumda. Bazen o kötü insanların da neler çektiklerini düşünürüm. Ne yapıyorlarsa kendilerine yapıyorlar bütün insanlar gibi. Kötüyse kötü. Ama kötülerin ne gibi kötülüklerle karşı karşıya kaldıklarını da acaba bilebiliyor muyuz?
İnsan biraz da kötülere mi acımalı acaba?!...
Ne dersiniz?
Bazen bildiğimiz bazen de bilmediğimiz halde onlara acırız.
Eğer insanın içinde sevgi denen ulvi ışık parlıyorsa Allah’ın hiçbir kuluna kötülük beslemez. Ama işte o sözünü ettiğimiz kişilere karşı ister istemez düşüncelerimiz yani içimizdeki ikinci ben karşımıza geçiyor ve o kişileri bize hatırlatıyor.
Aslında insanlar hatasız değiller.
İyi yolda hareket etmek isteyenler ve kötü yolda hareket etmek isteyenler… Bazı düşünceler bende bir renkler armonisini zihnimde canlandırır.
Yani?..
Yanisi şu: iyi veya kötü olmak isteyenler, olmaya çalışanlar, öyle görünenler, olduğunu sanan ve sonuç itibariyle kesin bir kanaatle iyiler ve kötüler!
İyilerle her şey iyi ve güzel. Parlak, yerine göre canlı, ağır ve atak. Biliyorum bu nitelemeler kötülerde de olabilir diyeceksiniz önemli olan insanların ne olduğudur. İnsan kendini nerede görmek isterse başkaları da o kişiyi orada görebilirler.
Hayatı olduğundan farklı görenler yok mudur? Vardır. Caddeye çıkın bir kenara dikilin yürüyen insanlara bir süre bakın! Ama iyi bakın! Özellikle de yüzlerine… İnsanların giyim kuşamı kişiler hakkında bizlere olumlu olumsuz fikirler verse de yine de gözlerinizi yüreklerin yankı bulduğu yere çevirin!
Yüzlere… Farklı farklı yüzler göreceksiniz.
Bir de en önemlisi gözlere… Ruhun kaynağı gözlere. Gözler yalan söylemez. Söylese de kendini belli eder.
Bakışlar, çok şeyler ifade eder; konuşmalar ve davranışlar bizlere tipler; ruhlar hakkında bilgi verseler de… Onun için hayatın cıvıltısını, neşesini, saflığını, iyilik ve güzelliğini onlarda görürsünüz.
Hayatı seven gözler!
Hayatın canlılığını özleyen gözler! Yaşamanın doyumsuzluğu billur gibi yürekten dökülüyorsa böyle bir hayat sevilmez mi be kardeşim. Kuşkuyla değil de gönül sıcaklığıyla gülümseyerek bakabiliyorsanız buyurun size hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan bir şiir.
Melih Cevdet Anday’ın bu; “Çok Güzel Şey” isimli insanı hayata bağlayan dizelerini okuyalım: “Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele tertemizse gönlün Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsan Kimseden korkmuyorsan dünyada Dostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan hele İyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu”
Hayatın güzelliği güzelliğiniz olsun!